ASLINDA ÇOK ZENGİNİZ

“O günlerde Gazi, Münir Hayri Egeli’yi ve Öz Soy’a emek verenleri Çankaya’ya çağırdı. Fevkalade neşeliydi, sanatçıları tek tek kutladı, Egeli’ye “tiyatro bir memleketin kültür aynasıdır yazmaya devam edelim”, dedi ve hemen daha kalıcı bir eser için kolları sıvamasını istedi. Konuyu da kendisi verdi.
Konu Bay Önder’di.
Oyunda bir şef, bir önder, bir ata olacak ve eser bu ebedi şefin hayatını sembolleştirecekti. Sonundaysa fırtınalı bir günde eşini kaybeden şef varını yoğunu arkadaşlarına dağıttıktan ve idealini gençliğe emanet ettikten sonra ebediyete karışacaktı. Gençlik Türk medeniyetini dünya medeniyetinin üstüne çıkardığını haykırırken piyes bitecekti. Münir Hayri Egeli bu talep üzerine Bay Önder’i yazıp getirdi, artık adı ATATÜRK olan gazi iki gece sabaha kadar bu piyes üzerine çalıştı, taslağın üzerine kendi el yazısıyla notlar aldı. Özellikle Bay Önder karakteri üzerinde durdu, onun büyük bir şef gibi konuşmasını istiyordu. Sahnenin renklerini mavi kırmızı ve altın sarısı olarak belirledi, oyundaki bazı teşbihleri yeniden yazdı, “göklerden yıldızları toplasam” ifadesini “sulardan ışıkları toplasam” şeklinde düzeltti. Erkeklerden “bay” kadınlardan “bayan” şeklinde söz edilmesini istedi. Bey, Efendi, Hanım sözcükleri artık tarihe karışmalıydı. Çalışmasının sonunda kendisine gönderilen kopyanın üzerine tekrar okunup düzeltilmeli yazıp, geri yolladı. İki kez daha düzeltmeler yaptı sonunda Bay Önder, düzeltilmiş haliyle 1934 yılında Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin yıl dönümünde sahnelendi.” Bu aynı zamanda ilk dramaturgi çalışması olarak türkçede kayıtlara geçecekti.

Milliyetçilik kelimesi düşünüldüğünde herkesi bir araya getirecek sözmüş gibi düşünülür, Fransız İhtilali bu düşünceyi belirlediği için böyle olabilir, fakat gerçekte özellikle 2010’lardan sonra dünyanın hiçbir yerinde böyle olmadığı en azından duygu olarak dahi olmadığı ortaya çıktı. Belki bu tarihi çok daha geriye çeken olabilir, çeksinler de fakat tam da bugün 2010 doğru bir kesittir. Tarihsel olarak kimin nereye çekeceği konusunda herkese saygılıyım. Ama lütfen Fransız İhtilali günlerine geri dönmeyelim ya da bu yazının içeriğinde bahsi geçecek olan Orta Asya “Oğuzlar” tarihine dönmeyelim. En başından hatırlatmak isterim ben tarihçi değilim, dolayısıyla bu yazı da akademik bir yazı asla değil, kıymetli hocalarımıza ve tarih konusunda kendi hayatlarını ihmal eden değerli yazın emekçilerini ayrı tutmak isterim ve onlara saygı duyduğumu belirtmek isterim. Yukarıda alıntıladığım ve bir belgesele ait olan çalışmanın doğruluğundan emin değilim, tarih olarak. Bunu ifade ederken başta Can Dündar’a böylesi kıymetli bir çalışmayı bize sunduğu için çok teşekkür ederim. Bir tiyatro öğrencisi olarak bu belgeselden öğrendiklerimi tüm eğitim ve öğretim dönemim boyunca nadide bilgilerden olduğunu belirtmek isterim. Bu duygumu kendisine şükranlarımı ifade ederek sunmak vazifem olduğunu düşünüyorum.

İstanbul Covid virüsü sebebiyle karantina başlamadan önce yakın dostum Hurşit’le Tophane sahilinden yürüyüp Maçka Parkı’na çıkmıştık. İkimiz de uzun yıllar Şişli’de yaşamış kışın konyak içip karda kaymıştık. Maçka Parkı bizim için diğer tüm sevenleri gibi çok kıymetli bir yaşam alanıdır. Gezi Parkı eylemlerini yaşayanlar için daha kıymetli olduğunu belirtmek isterim. Yaşayan hisseden nefes alan bir park Maçka Parkı, Şişli’nin hayatı savunan en önemli yeri belki de, benzetmelerle kimseyi yormak istemem. Herkesin Maçka Parkı’nı sevdiğini biliyorum, Can Dündar’ın belgeseline ne kadar inanıyorsam o kadar hem de.

Parkı gezenler bilirler, parkta 17 Türk devleti liderlerinin büstleri bulunmakta. Bilmeyenler bu büstlere yapılan baltalı saldırıyla medyadan duymuş olabilirler, adliyeye sevk edilen saldırgan adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı, o büstlerin arasında kaçıncı sırada şimdi hatırlamıyorum, galiba sıralama da rast geleydi, Bayan HAN, Avar devletinin yanılmıyorsam ilk Kağan’ı olan Bayan Han’ın büstü de bulunmakta. Büstlere bakıp geçtikten sonra aramızda sohbet etmeye başladık. Özellikle Bay ve Bayan kelimeleri hakkında. Galiba konuyu kendim açıp yukarıdaki tiyatro alıntısını yaparak şöyle dedim, ne garip, Atatürk’ün en çok değer verdiği kişiler bugün onun koyduğu ismi beğenmiyorlar, bugün yaşasaydı böyle olmazdı elbette bu başlı başına bir hüzün öyküsü. Şöyle anlatayım; Mustafa Kemal’in daha öğrencilik yıllarında okuduğu kitapların çeşitliliğini herkes bilir, ve kendi yazdığı eserlerde de bu birikim ortadadır, harf devrimi inkılaplar bir gecede ortaya çıkmamış yılların birikimiyle kesin olarak hayata geçmiştir, çalıştığı notların, okuduğu kitaplar üzerindeki notların, bir dramaturg titizliğiyle ele alınmış ve hayal gücüyle yoğrulmuş eserlerdir. Can Dündar’da çalışmasında ilk dramaturg diye bir ifadeye büründürüyor kendisini, bir oyun metni üzerinde çalışması ve bu titizliği onun bu saygınlığı elinde bulundurmasına yeter bir ölçü gerçekten. Peki bugün bir kadın bayan kelimesinden, belki rastgele ifade edildiği için belki tuhaf bir hitap olarak algılandığı için ama nerden bakılırsa bakılsın hoş karşılanmadığı için sevilmiyor. Bay belki hiç öyle değil.

Ama şunu bilmek lazım, “Bayan” demek “zengin” demektir. Moğolcada ve eski Türk unvanlarında var olan bir kelimedir. Fakat eski Türkçede yoktur. Bunun yerine Türkler, “Bay” yani “zengin” sözünü kullanmışlardır.

Gerek Nutuk’u okuyanlar gerek Mustafa Kemal ATATÜRK ile ilgi kitaplar okuyanların hemen fark edeceği bir nedenden dolayı, belki tartışmalı olacak Bay Önder isimli oyun üzerine yaptığı dramaturgi notlarından şunu ileri sürebiliriz, belki de bu düşünce onun aslında kendini övmediğini bu meselenin aslında kendiyle hiç ilgisi olmadığını bize gösterebilir. Buraya kadar bir dramaturg olarak dilim döndüğünce nasıl yazmaya çalıştıysam bundan sonrasında da aynı özveriyle yazmak isterim. Ve ister istemez kanaatimi ifade etmek isterim:
‘Suriye günlerinde miydi yanlış söylemeyeyim, Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam serisinin belki de ilk cildinde yer alıyor bu anekdot. Bar gibi bir yere sırtında odunlarla gelip içecek isteyen kadına, bardaki şahsın (erkek) içecek vermemesi üzerine kadın masaya elini vuruyor ve içeceğini istiyor. Bunun üzerine Mustafa Kemal’in işte bizim kadınımız da böyle olmalı, diyor. Bazen küçük olaylar tarihin akışını değiştiriyor, medeniyetler hep böyle ufak anekdotlarla biçimlenebiliyor. Bu benim için hep en devrimci Osmanlı paşası tavrı olmuştur, çok paşa tanımadığım için üzerinde durmak istemem. Ama belirleyici olmuştur.
Kendi insanlarının özverisini gayretini görmüş biri olarak bir tiyatro oyununda mr, mss gibi hitapların üzerini çizip hayır bizim insanımız kadın erkek fark etmez zengindir demek istemiş olabilir. Bu hitapları da tarihin unutulmuş bir köşesinden eski Türkçeden alması bana hiç şaşırtıcı gelmiyor, aksine çok kıymetli ve değerli buluyorum. Bugün Atatürk’ün harf devrimi sırasında kazandırdığı unutulmuş eski Türkçe kelimelerin çoğunu kullanıyoruz. Kimisi şehirlerimizin ismi.

Elbette siz bilirsiniz ama düşünelim isterim yine de. Hepimiz bu ülkenin zenginliğiyiz belki de en büyük zenginliği bizleriz.

Ali Aydemir

(Dipnotlarımı buraya koyamadım niyeyse, uğraştım ama olmadı. İznim olmadan alıntı yapılmazsa sevinirim)

Okumaya devam et ASLINDA ÇOK ZENGİNİZ

Derler ki; Türkçe felsefe dili değildir, Çünkü ol- kökü yoktur, Türkçe varlık sorusu sorulamaz. -vergisi alınmıştır.

Örneğin:
Kimsin?
Ben Ali (böyle tanıtmayız kendimizi kusura bakma Batı)
Ali kim? Ali benim
Öyleyse ben Ali dir, hayır, Ali Hz Ali’dir, ben değilim.

Kimsin?
-Ali, tanıştığımıza memnun oldum.

Eski Türkçede ol, bul demektir
bulmalısın ki olmalısın,
bozkırda yaşayan çocukların
nasıl isim aldığını hatırlatırım,
ormanda yalnız geçen bir haftayı,
Boğalarla tutulan güreşi,
Ve bir Gergedanla ilk tanışmayı, ayı olsa neyse

Türkçe yeşile bile gök derken
Çin harem ağası dedi-korkuttu defterine şöyle yazar:
Göktürk hükümdarı Mo-han Kağan:
“Yüzü kıpkırmızı, kolları çok uzun ve sırtı kambur”.
Bir fıkrada UFO* görsen,
aynı böyle anlatırsın:
Yüzü kıpkırmızı, gözleri pörtlek, kolları dizlerinden uzun, sırtı kambur

Mitoloji bir dilin filolojisidir, diyor Bahaeddin Ögel
efsane yoksa dil de olmaz,
dil hayal gücüdür,
sahi bizim kıymetli mitolojimize ne oldu,
en güzeline, en kıymetlisine
bir gözü kanlı yine.

*o ufo buraya inecek.

Neden mi benzetiyorum köpekbalığına kendimi?

Neden mi benzetiyorum köpekbalığına kendimi
Çünkü Hurşit öyle, nesli tükenen şarkılar bir de
Bulut kurban olayım, doğma yarin üstüne
dalga dalga üstüne dalga ömrüm üstüne

Bir gece deniz kenarında nasıl ölmek istiyorum?
midemi bulandırıyor suyun üzerinde sağa sola yalpalayan duba.
Kırmızı kan topu
kendi karanlığından hoşnut ilk ceset
derileri dökülmüş pis bir şey, leş bir fare, kırmızı bir şapka.

Bir gece deniz kenarında nasıl ölmek istiyorum düşünürken, kendi karanlığından hoşnut, ilk önce ceset olduğunu düşündüğüm, derileri dökülmüş pis bir şey, leş bir fare, kırmızı şapkasıyla çıktı kara denizin içinden. Suyun üzerinde sağa sola duba gibi yalpalayan kırmızı billur.


Kafamı kaldırdım. Fener yerinde yoktu..


Neden mi benzetiyorum köpekbalığına kendimi?

Ali Aydemir

Doğum günün kutlu olsun Lev Nikolayeviç Tolstoy

Büyük bir haşmetle dünyayı dolaşan antik zamanlardan kalma bir dev, diyor Gorki, Tolstoy için. Lawrence ise onu başa çıkılması imkânsız olan rüzgâra benzetiyor, dün yüzümüze çarpıp gözlerimizi yaşartan ama aynı zamanda da uyuşturan doğu rüzgârı, olarak betimliyor onu.
Büyük bir yazar Tolstoy. Varlığını dünyanın son dönüşünün son saniyelerine kadar sürdürecek birkaç kişiden biri. Doğum günü kutlu olsun.

Fırtına ve Atılım

Nasıl Duende İspanya’nın ruhuysa Sturm und Drang (fırtına ve atılım) da Almanya’nın ruhudur. Fırtına ve Atılım, akıma adını veren, Klinger’in bir piyesinin adıdır. Aşırı heyecan ve duygusallık dolu bir atmosfere sahiptir. Ekolün en tipik örneklerinden biri sayılan Goethe’nin Goetz von Berlichingen adlı oyunudur. Bu oyunda tam elli dört ayrı sahne ve içinden çıkılmaz karmaşıklıkta bir kurgulama vardır. Bu ekole ait oyunlarda beş perde bulunur, üç birlik kuralının yer ve zaman birliği sağlansa da kimi zaman bu yapılmazdı. Bir grup genç yazarın on sekizinci yüzyıl akılcılığına karşı başlattıkları açık ve deneysel bir akımdı. Uygarlık değerlerini yadsıyan, doğayı yücelten hatta giderek kendini doğaya kaptıran, gizemci, şiirsel içeriğe hayran, duygucu, heyecan ve coşkunun kesinlikle bir ruh olduğuna inanan insanları etrafında toplamayı başarmış ve 15-20 yıl bu akımın etkisi devam etmiştir.

18. yy’da Almanlar çağının gerisinde kalmış bir toplumdu. Fransız ve İngiliz sanatından- edebiyatından ne kadar geriyse düşüncenin ifadesi açısından da o kadar geriydiler. Ama usun yerine duyguyu, nesnelliğin yerine öznelliği koyan bu akım, insanı (henüz hiç bilgileri olmasa da) Antik Yunan karakteri gibi düşlemiş, onu yüceltmiş ve bir tanrı gibi görmek istemiştir. Aristoteles’in insanı toplumsal bütünün bir parçası, ama aynı zamanda, onu dönüştürme potansiyeline sahip bir varlık, bir hayvan olarak ele aldığını henüz bilmemelerine rağmen doğayı öznel olarak savundukları için bu benzerliğe sadece yaklaşabilmişlerdir, Almanya’yı ve Alman oyun yazarlığını yeniden diriltmiş olmalarına rağmen seyirci tarafından çok az oyun beğeni kazanmıştır. Bunun nedeni oyunlardaki şok etkisidir. Konuların seçimi, sahnelemenin zorluğuyla birleşince içinden çıkılamaz bir hal almıştır. Sahip oldukları düşünceyi zenginleştirecek bir felsefelerinin bulunmaması bu akımda verilen eserlerde, son derece geniş bir düşünce ve ifade tarzına yer vermelerine neden olmuş bu durum seyirciye her zaman aktarılamamıştır. Örnek olarak, Schiller’in Haydutlar adlı oyunu son derece geniş liberal ve demokratik bir görüş sergilemektedir. Bu akımın en beğenilen oyun yazarları arasında Goethe ve Schiller’in erken dönem oyunları gelmektedir.

Tarih boyunca insanoğlunun deneyimlediği en yaratıcı tecrübe hayal kurmak olmuştur.

B. Güney Ulutaş’ın ilk kitabı, Kopuklar romanı, doğayı sevmenin erdemli vazifesiyle yola çıkar ve hayal kurar. Hayalindeki tüm karakterler kitaplarının arasında, üzerlerine düşen vazife neyse onu yerine getirmek ya da getirmemek için hazırdırlar. Fırtına ve Atılım sadece ruh olarak vardır, iyi bir arkadaş grubunu tanımlar. İyi olarak vardır, vahşi bir mit etrafında toplanmış olmalarına aldırış etmezler, o kadar iyi ve romantiklerdir ki, gerçekliğin sadece kendisi bile bu karakterleri ürkütmeye yeterken. Onlar hiç kimseye aldırış etmeden hatta kendilerine bile, dünyaya meydan okurlar. Sturm und Drang akımına verilmiş bir selamdır karakterlerin ve mekânların isimleri.

Zucco her ne kadar avukat olmayı başarmış olsa da ya da hayatının her dönemi zor ve sancılı geçse de kişiliğini çok aramamış ve karanlık düşünceleri temrin ederek yaşamıştır. İstanbul kadar bir ülkede geçer hikâye. Modern bir uygarlıkta Zucco’nun yarattığı, her an değişebilen, atmosferlerde ilerler, uygar toplumu bir ucundan bir ucuna dolaşırız.

Zucco, çok hızlı değişen bir ortamın içine acemice atladığı andan itibaren, arka planda olduğu varsayılan ama daha ağır seyreden bir hayatın içinden de kopmuş olur. Ve gerçek hayatın yerini sinemasal gerçeklik alır. Neden-sonuç ilişkisi ortadan kalkar, fizik kuralları görmezden gelinir, standart mantığa karşı çıkılır ve bir ihtiyaç olarak görüntüye başvurulur. Karakterlerden, kurgudan ve hikâyeden uzaklaşılır. Zucco’nun anlatmak istediği hikâyedir. Bu fırtına ve atılımdır. Özel olmasını ister. Ve bir sevgi hikâyesi koleksiyoncusuna mektup yazar. Roman, tam olarak bu şekilde başlar, sevgi hikâyesi koleksiyoncusu kadın yazarın beklemediği bir mektuba geri dönüş yapmasıyla. Zucco gibi bir karakterseniz, nerede olduğunuzun hiçbir önemi yoktur. Oradan oraya savrulanlar için şu an bir yerdeyseniz, sonra başka bir yerde olabilirsiniz, aniden başka bir yerde ya da eski yerinizdesinizdir. ‘Ben kimim?’ ‘Burada ne yapıyorum, ne işim var?’ ‘Ne öğreniyorum?’ gibi sorulara fırsat bulup cevap veremezsiniz. Sorunu çözmeyen sorulara travmatik bir eşiğe kadar cevap verilmez. Birikir, üst üste yığılır. Zucco’nun sürekli engellere takılıp kalması kötü talihinden kaynaklanmaz, onun için sadece kötü bir alışkanlık göstergesidir. Zucco, sadece niyeti ve inancı kadar erdemlidir.

Yaratıcılık, hayal gücü, rüya ve yalnız kalmaktan kaynaklanan değişimler. Travma, açlık hepsi benzersiz deneyimler olmasına rağmen halüsinasyona neden olabilirler. Zucco bu yüzden gerçekliği “insani niteliklerin gerçekleştirilmesi ve tamamlanması olarak” görmez. İnsan değerlerine bağlı kalmaz, aile nedir bilmez, o duyguyu yetimhanede hiç tatmamıştır.

Birgün talihin yüzüne güldüğünü düşünmesini sağlayacak bir görüşmeye davet edilir, annesinin yazmış olduğu kitabı bulmak için şehrin belediye başkan adayıyla bir anlaşma yapar. Artık dedektif olmuştur. Araması ve bulması gereken annesinin bıraktığı izlerdir. Bu yüzden de ilk iş olarak annesinin yakın arkadaşlarını aramaya koyulur. Zucco için başta önemsiz ve sadece bir anlaşma gibi görünen bu görev sonrasında beklenmedik bir dizi polisiye olaylara dönüşür. Tıpkı Sturm und Drang akımında olduğu gibi büyük bir hızla bir sahneden diğerine geçişlerle, bir film senaryosunun içindeymiş gibi aksiyon ilerler.

Goethe Sturm und Drang akımını reddederek klasisizme doğru yönlendiğinde Iphigenia Tauriste oyununu yazmıştır. Bilinen mit çerçevesinde gelişen oyunda bir insanın dar ve bencil düşünce yapısından kurtulup geniş çerçevede, insanlık adına düşünmesi süreci anlatılır. Bu durum Kopuklar romanının başlangıcını aldığı ve içeriğini ona göre kurduğu Fırtına ve atılım akınının romanda klasisizmle finali anlamına geliyor. Süprizli bir final ve görsel sahneler seven okuyucular için eğlenceli bir roman Kopuklar.

Son olarak Kopuklar siyasal olmayı hedeflememiş, atıf yapılan akımların genel özellikleri içinde işleyip şekillendirerek, kendi özgül koşullarında ne olabilecekse onu olmak istemiştir. “Her büyük tarihsel dönem bir geçiş dönemidir” diyor Lukacs, “bunalımların, yeniden yıkımların ve yeniden doğuşun çelişik birliğidir; çelişik olmasına karşın yine de birleşik bir süreç boyunca daima yeni bir toplumsal düzen ve yeni bir tip insan doğar.”

Ali Aydemir

Amenti…

seyir esnasında, lütfen intihara kalkışmayın,

ayakkabılarınızı çıkarın,

basit bir hesapla yanınızda taşıdığınız zamanla şakalaşın,

can elekleri koltukaltlarınızda, iyi traşlanmış, umut vaad ediyor

korkarken zırvalar herkes, cesurken saçmalar, hata yapar en usta en çırak

isteyen istediği koltuğa oturabilir, istediğin bir parça

suyu bölüşmeyin kendi aranızda, o hak size verilmedi

seyir esnasında bilim insanları uzaya sızıyor,

susuyor, susuyor, susuyorlar,

tek damla suyu susuyorlar

bir akvaryum balığına anlatıldı tüm bunlar

kabardı solungaçları,

alın öfkeye secde eder, gölgedeyken, dedi

” ayna ayna söyle bana”

kuşlar dönüyor mu ağaçlara

sen ey en uzaktaki kara parçası

neyin içindeyim ben.

bir balık dünyayı değiştirebilir, cidden.

alt üvertürde oturma planı, gemi gibi bir şeyin içindeyim

iplerinizi belinize dolayın

seyir esnasında

kapılar

kapalı

azami 50 kg

-30 kilom ölecek!-

saniyenin milyonda biri, makul bir zaman

ayağımın altında

söylemiş miydim?

arkadaşlarıyla şakayla karışık sevişen departman müdürü

meğerse katilmiş

balkondan balkona işlediği cinayetleri meşhurmuş, mahvolmuşmuş

istanbul, gaz yutsunmuş, kussunmuş,

bu bilginin buradaki işi ne ona mı yansam yoksa

tophane’de genç bir kadını bıçak zoruyla ara sokaklarda dolaştırıp

uzun uzun saçından söz etmek yerine, ya da ellerini tutmak yerine

ya da gözlerine bakmaktan daha kolay olduğundan

mı bilinmez

kestirmeden din kültürü ve ahlak bilgisi testi yapıp

dört saat sonra Mevlana’dan bahsedince kadın,

Şems yetişmiş eski defterlere hiç aldırmadan.

zulmün karşısında mahçup olur sanırsın insanı, olmaz

söylemiş miydim?

üst perde kedi çağında, şişman, buyurgan, efendi

bu işler böyledir, Tom Jery’i hep kovalar

hayal dünyasına mesela, kafanın içi gibi bir yere

bu bir çatışma, ve sen Afrika’yı hiç umursamıyorsun,

balıklarla sineklerin kapışmasını,

otun bir halk olarak haykırışını, mısır, pamuk, pirinç ve bir element

olarak bakır hastalığı, kudret, hırs.

aristokrasi olmasa psikoloji bu şartlarda gelişim göstermezdi,

katil uşak, uşak bıçkın bir kukla olmazdı, sanırsın en ham hali

insanın, yanılırsın, hile. daha kurnazca

bir sahnede pala varsa domuzda vardır, bir tüketici olarak

en iy müşterisidir kan pazarının.

züppelik mi dersin azizlik mi,

ufukta diyor bahri, dünya dönüyor

kara görünmüyor

tuzlu bir his şu pis kokular, sanayi atıkları, nükleer çöpler, elektrik

bebek kakaları, anne olmadan halk olamazsın, oğlum.

kara görünmüyor, kara kara kara kara kara

dem seyir halindeyken yolcuların geçişi yasaktır

seyir esnasında güverteye çıkmak yasaktır

bal mumuyla rasta yapmak yasaktır,

Sabahattin Ali’yi öldürmek yasaktır.

Hertz: bir saniyede kulağımıza giren ses dalgasıdır.

Ali Aydemir

Öteki ve Kasap

Öteki ve Kasap

Yazan: Ali AYDEMİR

Geçmiş

(Karanlıkta sahnenin ortasında kırılmış bir sehpa ve akvaryum olarak kullanıldığı anlaşılan kırılmış bir fanus görünmektedir, etrafında bir tane sarı-turunculu Japon balığı ve bir tane siyah ve hafif iri çöpçü balığı can çekişir halde kıpırdamaktadır. Karanlığın içerisinde aydınlık olan tek nokta fanusun ve sehpanın göründüğü alandır. Işık yavaş yavaş açılır, duvarlar bize orada bir ailenin yaşadığı izlemini vermesi gerekir, badanalıdır. Işık tekrar kararır ve Wagner’in Die Walküre-Act I parçasının iki dakika yirmi yedi saniyelik giriş bölümü yüksek sesle çalar ve kesilir. Bu esnada sahne değişimi gerçekleşir.)

Gelecekte herhangi bir zaman, şimdi

(Öteki ve Kasap bir apartman dairesinde yaşayan iki balıktır, yaşadıkları yer gettolara benzemektedir. Sarmaşıklarla örülmüş balkon ve pencereler binanın ortasındaki geniş avluyu görmektedir, aynı zamanda cadde ve meydan görülmektedir. U şeklinde inşa edilmiştir bu bina. İşlek bir caddenin hemen yakınında, bir zamanlar çok lüks bir zümrenin yaşadığı meskenken sonradan mülteci kampı gibi ülkeye sığınan yabancı uyruklu vatandaşların ya da göçmenlerin yaşadığı bir apartmana dönüşmüştür. Apartmanda neredeyse her gün ya cinayet ya da intihar gerçekleşmektedir. Pencerenin her açılışında şehirdeki karmaşa yansıtılmalıdır. Bir fikre göre, şehir darbeden sonra kendine gelememiş ve iktidara geçen diktatörlerin yönetiminde dibe vurmuştur. Birbiri ardına gerçekleşen gözaltılar ve katliamlarla cehenneme dönmüş şehirde olağanüstü hal uygulamaları uzun zamandır huzursuzluk yaratmaktadır, karmaşa hâkimdir. Tüm olayların merkezi bu işlek caddeden başlamaktadır ve pencerelerden görülmektedir. Öteki eskitilmiş ferforje bir sandalyede sallanmaktadır, Kasap dış kapıyı izlemekte, kapı gözünden merdiven boşluğuna bakmakta ve gürültüleri takip etmektedir, fakat net bir gürültü yoktur. Bir süre sonra Öteki yerinden kalkar pencereden bakar. Akşam olmaktadır.)

I.

Öteki – Olağanüstü güçlere sahip olmak ister miydin?

Kasap – Dünyayı kurtarmak mı istiyorsun?

Öteki – Evet, düşünüyorum

Kasap – Şaka yapıyorsun.

Öteki – Kahramanlar şaka yapmaz.

Kasap – Ama sen-

Öteki – Hayal bile edemiyorsun değil mi?

Kasap – Ne yalan söyleyeyim, evet.

Öteki – Bir güce sahip olmak istemez miydin?

Kasap – Ne için?

Öteki – Daha iyi yaşayabilmek için.

Kasap – Hayır.

Öteki – Hayatından memnunsun öyleyse

Kasap – Şuraya bak, ne görüyorsun?

Öteki – Pekiyi görmüyorum, biliyorsun.

Kasap – Onlara ihtiyacın mı var.

Öteki – Herkesin vardır.

Kasap – Benim yok.

Öteki – Yapma, senin de var

Kasap – Aklım bana yeter.

Öteki – Yetmez.

Kasap – Önemli olan iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmaksa yeter.

Öteki – Karanlıkta yolunu bile bulamazsın. Akılmış.

Kasap – Ciddi misin?

Öteki – Her zamanki gibi.

Kasap – Kısa cümleler kurarken hiç düşünmediğini düşünüyorum

Öteki – Ben de senin uzun cümleler kurmaya çalışırken, bilgeymiş gibi davrandığını

Kasap – Sırf sana kahramanlığı yakıştırmadığım için muhalefet ediyorsun şu an.

Öteki – Kişiselleştirdin. Sırf akıllıca laf etmedin dediğim için

Kasap – Duygusal davranmanı beklemiş olabilirim.

Öteki – Hayır, senin gibi düşünmemi dayattın o kadar.

Kasap – Etrafında olup bitenleri gör istedim.

Öteki – Görmediğimi nereden biliyorsun.

Kasap – Şu tavrın beni rahatsız ediyor.

Öteki – Anlayışsızlığın da beni

Kasap – Her şeyi bildiğini düşünüyorsun değil mi?

Öteki – Bilmediğim için acı çekiyorumdur belki.

Kasap – Hiç sanmıyorum

Öteki – Ne öyleyse, sen söyle de öğreneyim doğrusunu o zaman.

Kasap – Gittikçe uzaklaşıyoruz birbirimizden.

Öteki – Anlamadığın bir nokta var

Kasap – Neymiş?

Öteki – Biz her zaman uzaktık.

Kasap – Üstüne üstlük kırıcısın.

Öteki – Alınganlıkla bir yere varamazsın.

Kasap – Siktir git.

Öteki – Çeneni kapat.

Kasap – Neden açık açık söyleyip kurtulmuyorsun, söyle söylemek istediğini

Öteki – Konuyu kapat

Kasap – Hayır, tam tersine-

Öteki – Konuşacak bir şey yok, böyle alıngan davrandıkça iki laf edemeyiz. Bak, yine o şaşkın ifade.

Kasap – Sevimsizliğimi yüzüme vurmana gerek yok.

Öteki – Hayata biraz neşeli bakmaya çalış.

Kasap – Görmüyorsun, anlamıyorsun, dinlemiyorsun.

Öteki – İkna olman için ne yapmam gerekiyor, senin gibi mi olmalıyım.

Kasap – Benim gibi olmana gerek yok, sadece biraz duyarlı ol, o kadar.

Öteki – Nasıl bir duyarlılık? Mesela duyarlı gibi davranmam yeterli olur mu senin için?

Kasap – Dediğim gibi, bu yapı meselesi, kişiliğinde yoksa yoktur.

Öteki – Sana inanmam için bana çok yardımcı oluyorsun, bu davranışlarla ne beni ne de başka birini kendine inandırabilirsin.

Kasap – Ben kimseye yol göstermek niyetinde değilim.

Öteki – Öyleyse beni rahat bırak.

Kasap – Seni rahatsız etmekse ya niyetim.

Öteki – Nedenmiş o?

Kasap – Çünkü yeterince rahatsın.

Öteki – Sadece kendinin her şeyi gördüğünü düşünüyorsun değil mi, gerçi sende haklısın, bu bir çağ hastalığı.

Kasap – Beni herkesle kıyaslaman hoşuma gitmiyor,

Öteki – Demek ki doğru söylüyorum.

Kasap – Aksine her şeyi çarpıtıyorsun.

Öteki – Kötü bir karikatürün içindeyken bu gerçektir diyemezsin, şu etrafında olduğunu iddia ettiğin şeyler var ya onlar uzun süredir orada, sürekli aynı şeye bakıp duruyorsun, orada hiçbir şey yok, anla artık.

Kasap – Ben kör değilim.

Öteki – Evet değilsin, ama gördüklerin de artık gerçek değil.

Kasap – Bana hakaret mi ediyorsun!

Öteki – Seni kollamaya çalışıyorum, bunu her zaman sen yapamazsın ya.

Kasap – Sana inanmak isterdim.

Öteki – İnanmak zorunda değilsin sadece samimi olduğumu bil yeter.

Kasap – Çok mu kötü bir karikatürüm?

Öteki – Gözüme sokmaya çalıştığın dünyayı değiştirmek isterdim eğer bir kahraman olsaydım şu talan edilmiş şehri kurtarıp, mutlu olduğunu görmek ama elimden bir şey gelmiyor, üzgünüm.

Kasap – Bir kahraman olmaya ihtiyacın yok, ya da öyleymiş gibi davranmana, küçük, çelimsiz, zayıf ve iradesiz olabiliriz ama biz de bu dünya için bir şeyler yapabiliriz.

Öteki – Yapmak zorunda değiliz, kimimiz de sadece yatıp yuvarlanmalı, hırstan, kavgadan uzak, sakin bir hayat yaşayabiliriz.

Kasap – Burada mı?

Öteki – Yanı başımda.

Kasap – Burada olmaz.

Öteki – Nedenmiş?

Kasap – Çünkü burası kokuyor.

Öteki – Biraz bakımsız kaldı haklısın.

Kasap – Biraz mı? Neredeyse çürüyüp dökülecek, şu hale bak.

Öteki – Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun, ben evimden memnunum, anlıyor musun, sırf sen rahatsız oluyorsun diye anılarımdan vazgeçecek değilim, onlar sayesinde ayaktayım.

Kasap – Daha ne kadar sürecek?

Öteki – Gittiği yere kadar.

Kasap – Gitmiyor ama.

Öteki – Ben halime şükrediyorum, bunu becerebiliyorum.

Kasap – Senin saçma sapan inadın tuttu diye burada kendimi kemirerek öldürecek değilim.

Öteki – Söyle bana gidecek başka bir yerin var mı?

Kasap – Buradan daha iyi bir yer buluruz.

Öteki – Ben bulamam. Bulmak da istemem. O yüzden de gereksiz aynı sohbeti açıp durma. Buradan gidecek değilim. Varoluş nedenim bir kere kendimi öldürmek

Kasap – Ya benim ölmem?

Öteki – Sen de kendini öldüreceksin bir gün

Kasap – Hiç aynada kendine baktın mı son zamanlarda?

Öteki – Her Allahın günü sana katlanmak zorunda kalıyorum ya. Kendimi görmesem de olur. Meraklısı da değilim yüzümün.

Kasap – Çaresizliğin başka bir versiyonu.

Öteki – Memnun edemedim galiba seni ama umurumda değil biliyor musun. Umurumda değil. Sürekli olumsuz olmandan bıktım. Her şeyden şikâyet etmenden, mızmızlanmandan, beni sürekli gürültü patırtıyla uyandırmandan, sürekli kötü haber vermenden usandım artık. Huzurumu kaçırıyorsun.

Kasap – Huzurunu mu kaçırıyorum, çevrende olup bitenler umurunda değilmiş gibi yapabilirsin ama ben yapmayacağım. Ben senin gibi davranmayacağım.

Öteki – İstediğini yapmakta özgürsün, sadece beni rahat bırak.

Kasap – En azından dışarı çıkıp hava alabiliriz temiz hava iyi gelir ha?

Öteki – Bugün olmaz.

Kasap – Temiz bir havaya hasret kaldık.

Öteki – Haklısın, istersen biraz cam açayım hava girsin

Kasap – Gidip biraz uzansam iyi olacak.

(Kasap odadan çıkar ve içeri girer, Öteki uzun süre camın kenarından gökyüzüne bakar, hava tamamen kararır, sadece pencere kenarında Öteki görünür. Hava kararınca bir süre sonra Kasap içeri tekrar girer, Kasap gelip sandalyeye oturur ve sallanmaya başlar. Öteki ve Kasap birbirinden ayrı dünyadadırlar, bir süre sonra Kasap Öteki’nin yanına pencere kenarına gelir.)

II

Öteki – Her yer karanlık..

Kasap – Gezegenin aydınlanması için şu ölü yıldızlardan daha fazlası gerekiyor.

Öteki – Başka uygarlıkların anılarına sahip olduklarına inanmışımdır hep, belki daha iyi hikâyelere şahit olmuşlardır.

Kasap – Bugün hayatta olmayanların mı?

Öteki – Önemli mi sence?

Kasap – Nedense bir kukla gibi hissettim kendimi?

Öteki – Asla, bir kukla değilsin.

Kasap – Ya, öyleyse neyim?

Öteki – Balık.

Kasap – Olduğun gibi görünmemi istiyorsun?

Öteki – Neysen o olmalısın

Kasap – Hiçbir şey olmak istemiyorum.

Öteki – İnsan değilsin unutma.

Kasap – Çok rahatlattın içimi.

Öteki – Hiç değilse canlısın ve bu hayatı paylaşıyoruz hoşuna gitmese de. Buna sahip olamayanlar ya da buna bile sahip çıkamayanlar var, başkalarına özenerek yaşamaktan iyidir.

Kasap – Kendime sahip olmadığımı nereden çıkardın.

Öteki – Hayır, bu tamamen sensin.

Kasap – Neden kendimi bir zamanlar yaşamış ve şimdi hayatta olmayan biri gibi hissediyorum öyleyse.

Öteki – Sonunu hatırlıyor musun?

Kasap – Hayır.

Öteki – Sonunu bilmediğin bir hayatı istediğin gibi yaşayabilirsin. Ben istediğim gibi yaşamak istiyorum. Dayanamayıp bırakanlar gibi yapmayacağım ya da senin yapmak istediğin gibi. Ben burada kalacağım, tam bu noktada onunla göğüs göğse gelmek istiyorum. Onu görmek istiyorum. Son bir kez, buradan ayrılmayacağım, teslim olmayacağım, direneceğim, son ana kadar.

Kasap – Hiç uyumuyorsun hiç hem de, geceleri şu pencerenin önünden ayrılmıyorsun.

Öteki – Korkuyorum, anlasana.

Kasap – Neden bana inanmak istemiyorsun, ben ikimizin de iyili-

Öteki – Şu kapıdan içeri girdiğin günü hatırlıyorum.

Kasap – O gün evde olmaman gerekiyordu.

Öteki – Hırsıza benzer bir halin yoktu.

Kasap – Yine bu sandalyede sallanıyordun, uykuyla karışık.

Öteki – Sonra hatırlıyor musun?

Kasap – Nasıl sevinip yerinden fırladığını mı?

Öteki – Evet, çünkü onun yanından geliyordun.

Kasap – Ne kadar oldu?

Öteki – Bugün tam yedi yıl.

Kasap – Ne kadar çok.

Öteki – O, on yıl önce bugün gitmişti, hiç unutmuyorum. Üç yıl şu evin içinde yalnız başıma üç yüz yıl gibi geçti ve tam da şu saatlerde sen girdin içeri.

Kasap – O yüzden o gün gönderdi.

Öteki – Belki de aynı saatte, hatırlamıyorum.

Kasap – Tanıyacağını biliyordu. Ama seni evde göreceğimi sanmıyordum, yaşadığından bile şüpheliydim, gitmişsindir diye düşünüyordum, o günde bugünkü gibi kötü bir savaştan çıkmışçasına yıkık dökük, rahatsız edici, ürperticiydi bu bina, şimdi hayalete döndü tamamen.

Öteki – Üzerinde onun parkesi vardı.

Kasap – İşler ters giderse seni bu parkeden tanır, bir aksilik olmasını istemem demişti.

Öteki – Hiç unutmam sıcacıktır, o parke.

Kasap – Sonra O, sınırı geçti.

Öteki – O gün bugündür tek bir haber yok.

Kasap – Ne hissediyorsun?

Öteki – Mutlu olduğunu.

Kasap – Uyurken sürekli dişlerini gıcırdatıyorsun. Kaç kere mani olmaya kalktığımı hatırlamıyorum. Kâbus mu görüyorsun?

Öteki – Önceleri yuvarlak kocaman bir kayanın altında eziliyor gibi hissediyordum. Koca bir kaya parçası yavaş yavaş üzerime geliyor, görüyorum ama hiçbir şey yapamıyorum. Sanki canlı, bir ruhu var ve gözünü benim ruhuma dikmiş, almak istiyor, pestilim çıkıyor. Üzerime üzerime, göğsüme doğru geliyor ve ağlayarak uyanıyorum, neden ağladığımı bilmeden. Rüyanın içindeyken rüya gördüğümü biliyorum ama o rüyayı hatırlamıyorum, bazen çok iyi hatırlıyorum tam not edecekken birden uçup gidiyor aklımdan. Bir ressam görüyorum her defasında, alçak bir falezin üzerinde tuvaline gördüğünü çiziyor, alabildiğince yeşillik bir ormanı arkasına almış, kıyı boyunca yassı çakıl taşlarıyla parlayan denizi izliyor ve resim yapıyor. Tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş, kukuletalı bir varlık geniş ceplerinden bir şeyler çıkarıp suya dağıtıyor, sanki bir şeyler eker gibi, tohum gibi serpiyor. Ressam ne görüyorsa resmediyor, heyecanlanıyor bir ara, fırçasının küçük zayıf bir teli kırılıyor, o minicik ses, öyle yankılanıyor ki, o siyahlar içindeki, aniden başını sesin geldiği yere dönüyor. Bakmasıyla koca bir kartala dönüşmesi ve ressamın sandalyesinden sırt üstü düşmesi bir oluyor. Sonra sadece resmi görüyorum o kartalı kalbini söküp havalanacakken resmetmiş, başına gelen şeyi çok kısa süre öncesinden resmetmiş. İnanılmaz bir resme bakıyorum ve her defasında içinde kayboluyorum, gizini çözmeye çalışıyorum, tam çözecekken, tamamen unutuyorum. Bu rüyanın bana anlatmak istediği şey ne hep bunu düşünüyorum? Rüyalardan anlar mısın?

Kasap – ?

Öteki – Hayatımın bir yerinde karşıma çıkar mı?

Kasap – Neden daha önce anlatmadın?

Öteki – Daha önce tarif edemiyordum bu kadar bile.

Kasap – Bu yüzden mi her gece pencerenin önünde sabahlıyorsun?

Öteki – İnanmak için bir neden arıyorum, bir işaret. Belki hiçbir şey göremiyorum ama ya görürsem, o umuttan vazgeçemiyorum bir türlü.

Kasap – Dua mı ediyorsun?

Öteki – Kendim için değil onun için, endişeleniyorum. Çok düşündüm. Benim hayatım ona bağlı. O dönmediği müddetçe huzurlu olmayacağım nerede olursam olayım, sadece huzurluymuş gibi davranacağım.

Kasap – Ya başın-

Öteki – Sakın olumsuz düşüncelerini onun için kurma. Felaket habercisi gibisin.

Kasap – Onu, senin için bulup getirmek isterdim. Bir yanım git, bulamazsan bile ara diyor, bir yanım da gidersem tek başına üstesinden gelemeyeceğini söylüyor.

Öteki – Her gece onu bir yerlerde hayal ediyorum, hep farklı bir hikâyede, farklı bir macerada. Çocukken dinlediğimiz, izlediğimiz gibi hikâyelerde, sıradan insanların kahraman olduğu hikâyelerde. Beni arayamıyor, mektup yazamıyor ama sürekli düşünüyor. Hayalimi gerçekleştiriyor, o yüzden mutlu, tüm bunları bana anlatabileceği günü hayal ediyor, onu anlayacağımı biliyor.

Kasap – Ya bir gün dönerse, o gün onu ayakta karşılayabilecek misin?

Öteki – Kahramanları kahraman yapan şey nedir bilir misin?

Kasap – Cesaretleri mi?

Öteki – Hayır.

Kasap – İdealleri mi?

Öteki – Hem cesaretleri hem idealleri ama bunlar değil.

Kasap – Peki ne öyleyse?

Öteki – Sevdiklerinden daha önemlidir yaptıkları şey ve bunun kararını hiç kimse kahramanlardan iyi veremez. Kahraman olmak istememiştir hiç biri ama olmuşlardır. Tuhaf, yine de öyle görmezler kendilerini. Her zaman yoluna sokulması gereken bir sorun vardır değil mi? Onlarda oradan oraya savrulurlar ve hep mücadele ile geçer hayatları, sevdiklerinden çok çok uzakta bir yerde. O dönemeyecek. Dönmek için bir fırsatı vardı çok iyi biliyorum. O gün onu hissettim bu pencerenin önünde fakat o bunu seçmedi. Daha zorunu, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir hayatı seçti. Geceleyin, yıldızlara bakıp tüm hayatını düşündü, canından bir parça olan beni, bu evi, bu evdeki bir zamanlar var olmuş olan mutluluğu, odalarımızı, ailelerimizi düşündü, başlarına korkunç felaketler gelen. Sevdikleri içinde en çok beni düşündü. Ağladığından adım gibi eminin. Çünkü ben burada şu pencerenin önünde ağladım. Pencereyi açıp hava aldım, sesini duyabilmeyi o kadar çok istedim ki.

(Pencereyi açar, pencerenin açılmasıyla, dışarıdaki ses içeri odaya girer. Öteki ve Kasap’ın konuşmaları devam eder, fakat sesleri duyulmaz. Dış ses içerdedir. Tank gürültüsü, ses bombaları, silah sesi, savaş uçaklarının sesi, havai fişeklerin sesi, çan ve ezan sesleri birbirine karışmıştır. Dışarının nasıl bir yer olduğu duyulmaktadır. Bu sesler pencerenin kapanmasına kadar devam eder. Seyirci sadece dış sesi duyar)

Öteki – Aynı gökyüzüne bakınca sevdikleriyle iletişim kurabilirmiş insanlar, bu onların inançları. Hissettim onu. Buraya, yanıma gelecekti, kararını vermişti. Hayır diyordum kendi kendime, hayır, şimdi gelemezsin. Kalmalı ve devam etmelisin yoluna, sen artık benim kahramanımsın. O gün dolunay vardı, o kadar pürüzsüzdü ki. Gecenin sessizliğini ilerdeki bir köye düşen bir bomba bozdu. Meteor olduklarını bilirim ya yıldız kaydı demeyi daha çok severim, masal gibi geldiğinden, peş peşe kayıyorlardı, o kadar çoklardı ki… Hem güzel hem kederli. Koşup yetişti. Yanan bir eve girdi, insanları çıkarmaya yardım ediyordu. Köy yanıyordu.

Kasap – Gün ağarırken o dolunay kıpkızıl kesilmişti ve kızıl bir gün doğmuştu. Hayatımda ilk kez görüyordum. Yanan evimizin ve ailemin hatırasının önünde her şeyini kaybetmiş bir şekilde oturuyordum. Yanıma geldi, yerden beni kaldırdı. Sarıldı ve çıkarıp parkesini bana verdi. Uzun uzun gün tamamen aydınlanana kadar beni teselli etmeye çalıştı, sevdiklerinden ayrı kalmanın ne olduğunu anlatıyordu bana, aslında seni anlatıyordu. Sonra orada durmamam gerektiğini mümkün olduğunca hızla kaçmam gerektiğini söyledi. Beni buraya senin yanına gönderdi.

Öteki – Sonra, kahramanlara yakışır bir şekilde, her şeyi ardında bırakıp yoluna devam etti.

Kasap – Sanki oradaymışsın gibi.

(Pencereyi kapatır ve her şey tekrar aynı haline döner, dış ses kesilir)

Kasap – Ne anlattıysan öyle oldu.

Öteki – Hissedebiliyorum bazen.

Kasap – Neden şiir yazmıyorsun? Kahramanlar şiire ihtiyaç duyarlar.

Öteki – Şiir kahramanını öldürür. Yaşayanların şiire ihtiyacı yoktur. Belki bir gün biri yazar.

Kasap – Belki de o gün hiç gelmeyecek, ya da biz görmeyeceğiz.

Öteki – Kahramanlara bu yüzden inanıyorum. İnandığım müddetçe umudumu tazeleyebiliyorum.

Kasap – O geceden sonra bir daha ayı görmedik, endişelenmemiz gerekmez mi?

Öteki – Bu gece de ayı bekleme. “Anneannesiyle, teyzesiyle, babaannesiyle, halasıyla yürümeye gitmiş yine”

(Sahne yavaş yavaş kararır)

III.

(Ertesi gün, öğleden önce)

Kasap – Neden kapan kurmamız gerekiyor?

Öteki – Kendi önlemimizi almamız gerekiyor, güvenebileceğimiz kimse yok

Kasap – Bana güvenmiyor musun, seni koruyabilirim. Farelerden korkman gerekmiyor, ben burada olduğum müddetçe onların ağızlarını kırarım, hele sana yaklaşmaya kalksınlar.

Öteki – Çok çelimsiziz

Kasap – Haklısın. Daha önce bu evde kapan görmemiştim

Öteki – Kapan? Fare kapanı? Galiba satın almamız gerekiyor. Şuralarda bir yerde bir miktar bozuk para olması gerekiyor, gördün mü?

Kasap – Bardağın içindeki mi?

Öteki –Metal bir kutu da olabilir.

Kasap – Onu hiç hatırlamıyorum. Sanki bir bardak olacaktı şuralarda bir yerde.

Öteki – Hatırladım, girişte kapının hemen yanında.

Kasap – Şu ayakkabılığı da atmak lazım, hiç kullanmadığımız bir şeyi saklamak daha doğrusu kullanacakmışız gibi ona sahip çıkmak zorunda mıyız, bırakalım kimin ihtiyacı varsa o alsın sokaktan.

Öteki – Yarın bıraksak olur mu? Bugün dışarı çıkmak istemiyorum

Kasap – Dün de böyle söylemiştin, ondan önceki günde ve ondan önceki günde.

Öteki – Bugünlerde pek keyfim yok.

Kasap – Para… yok sanırım.

Öteki – Bitmiş olmalı. En son ne zaman para koyduğumuzu hatırlamıyorum, sen hatırlıyor musun?

Kasap – İçi tıka basa dolu bir ayakkabılık, bu ayakkabıların çoğu yeni belki sadece bir kez giyilmiş, ihtiyacı olanlara vermeliyiz.

Öteki – Kime mesela? Sokaktan rastgele birini çevirsek ve desek ki, affedersiniz ayakkabıya ihtiyacınız varsa benimle şu apartmanın üçüncü katına çıkar mısınız, ayakkabılığı dışarı çıkarmama yardım ederseniz istediğiniz ayakkabıyı seçersiniz.

Kasap – Bu ayakkabıların tamamı 44 numara.

Öteki – O zaman 44 numara ayakkabı giyen birini bulmalıyız.

Kasap – Neden karşılığında ayakkabı vereceğimizden söz ediyoruz. Neden yapacağımız bir iyiliğe karşılık bir iyilik şartı koşuyoruz ki?

Öteki – Çünkü insanlar, menfaatlerine uygun olmazsa yardım etmezler, ya para isterlerse düşündün mü bunu? Söylediğine göre artık paramız yok. Para yerine ayakkabı vereceğiz ne var bunda, en başından beklenti yaratmıyoruz işte.

Kasap – Bizi anlayacak 44 numaralı bir ayak sahibini bulacağız öyle mi? Sanırım biz bu ayakkabılığı buradan hiç çıkaramayacağız.

Öteki – Zaten, beni hiç rahatsız etmiyor, evin girişini süsleyen bir dekor bırak kalsın.

Kasap – Dışarıda bazı sesler var.

Öteki – Fareler. Bizim mutlaka fare kapanı almamız lazım, mutlaka, önünde sonunda bu kapıdan içeri girecekler, şehir onlarla dolup taşıyor bugünlerde, önlem almalıyız.

Kasap – Sesler gittikçe kalabalıklaşıyor, bir uğultu yaklaşıyor. Bu arada kapan alacak paramız yok.

Öteki – Kendimiz yapabilir miyiz, bence yaparız.

Kasap – Nasıl?

Öteki – Bize ne gerekiyor metal ve tel değil mi, şu koltuk eskidir, içindeki yayları sökebiliriz.

Kasap – Fare kapanının teknik olarak nasıl olduğu hakkında fikrin var mı?

Öteki – Yok, senin? Senin olmalı, sen kapan kullanmış olmalısın, taşralı fareyle daha haşır neşirdir sonuçta.

Kasap – Taşralı olduğum için her şeyi bilmemi benden bekleyemezsin, sen de biraz gayret etmelisin, böyle düşünüyorum

Öteki – Senin elin yatkındır aslında.

Kasap – Senin ellerin de çok narin

Öteki – Dünyada iki çeşit hayvan vardır. Beyinleriyle ve bedenleriyle çalışanlar.

Kasap – Sen hangisine dahilsin?

Öteki – Biliyorsun.

Kasap – Ya ben?

Öteki – Sen her ikisine de sahipsin.

Kasap – Ne fark eder?

Öteki – En az bedenin kadar beynini de iyi kullanabilirsin, kabul et artık sen benden daha beceriklisin.

Kasap – Haklı olman benim kapan yapabileceğim anlamına gelmez, kendi başımıza fare kapanı yapamayız, ya onu satın almalıyız ya da satın almamız için evdeki eşyalardan biriyle takas etmeliyiz mesela şu ferforje sandalye? Nerden baksan antika bir tadı var, ne dersin?

Öteki – Hayır. O olmaz.

Kasap – Kabul et evdeki eşyaların hepsi çöp sadece şu iki sandalye işe yarayabilir. Kapan mı yoksa keyif mi sen seç

Öteki – Bu apartman ne olursa olsun güvenlidir, öyle değil mi?

Kasap – Belki öyleydi bir zamanlar ama şimdi değil. Her gün bir olay çıkıyor. Polis en sonunda toptan kapatacak apartmanı. Her gün bu apartmana gelip zabıt tutuyorlar, her zaman bir olay oluyor.

Öteki – Öyle deme, gelip gitmeleri iyidir, en azından güvendeyiz.

Kasap – Ne kadar sürer bu? Bir hafta mı? Bir ay mı? Bir gün mü? Bir yıl sürmez biliyorsun.

Öteki – O sesler ne?

Kasap – Fotoğrafçılar var mutlaka ünlü biri olmalı.

Öteki – Ünlü mü? Bu apartmanda mı? Hiç sanmıyorum.

Kasap – Pencereden baksana ne oluyor?

Öteki – Dışarısı çok kalabalık, kameralar avluyu işgal etmiş. Canlı yayın yapıyorlar galiba. Demek ünlü biri yaşıyormuş burada, ne garip, hiç karşılaşmadık.

Kasap – Belki de karşılaştık ama tanımadığımız için oralı olmadık, hem ne fark eder, kim acaba?

Öteki – Tahmin edelim mi? Kaybeden şu kapan sorununu çözsün.

Kasap – Sonra bahane yok ama söz mü?

Öteki – Söz. Kim sence?

Kasap – Düşünüyorum, sence?

Öteki – Düşünüyorum.

Kasap – Kaç kişi kaldı ki apartmanda, iki bilemedin üç?

Öteki – Ya uyuduğumuz saatlerde gelip yerleşenlerden biriyse.

Kasap – O zaman bilinemez.

Öteki – Çekiliyor musun yani?

Kasap – Evet, iddiaya tutuşmamız da çok saçmaydı zaten.

Öteki – O zaman kaybettin.

Kasap – İkimizde bilinemeyeceğini söyledik, iddiamız geçersiz.

Öteki – Ama ben çekilmedim, sen çekildin bu da demektir ki yenilgiyi kabul ettin.

Kasap – Öyleyse söyle kimmiş bu ünlü?

Öteki – Poker oyunu gibi düşün, blöf yapmış olabilirim ve elimi göstermek zorunda değilim.

Kasap – Yani ben teslim olana kadar bekleyecektin.

Öteki – Başardım ve kazandım. Kapan olayı artık senindir, bir an önce bu sorunu çözmelisin.

Kasap – Kurnazlık yapmıyor musun?

Öteki – Hayatta kalmaya çalışıyorum.

Kasap – Bu yüzden de yanında kalan tek kişiye kazık atmaya çalışıyorsun.

Öteki – Hayat böyle

Kasap – Hayat böyle değil, sen böylesin.

Öteki – Zor dönemlerde net olmak gerekir.

Kasap – Tüm gün işin gücün şu sandalyede sallanıp durmak, uyumak, uyanmak o kadar, hangi zorluk?

Öteki – Bu dünya beni yoruyor, bu karmaşa, bu şiddet, bu kirlilik. Haklısın yaşamayı unutmuş olabilirim, bu benim suçum mu?

Kasap – Elbette! Tek nedeni sensin. Senin yüzünden bu haldeyiz, ben senin yüzünden bu haldeyim. Battaniyeye sarılıp merdivenden indirilen adam senin yüzünden o halde.

Öteki – Ölmüş mü?

Kasap – Ölmüş.

Öteki – O zaman ünlü biri değildir.

Kasap – Neden?

Öteki – Ünlü olsa battaniye ile indirmezler, en azından ölümü yakışıklı olur?

Kasap – Erkek olduğunu nerden biliyorsun?

Öteki – Bilmiyorum, erkek mi?

Kasap – Hiç fikrim yok. Ama haklısın, ünlü olsa ceset torbasına koyarlardı. Fakir biri ve değersiz, ama neden kameralar var?

Öteki – Belki de azılı biridir?

Kasap – Azılı? Azılı? Katil gibi mi?

Öteki – Hayır, belki militandır.

Kasap – Örgütten mi?

Öteki – Polisin her gün bu apartmana neden gelip gittiği anlaşılıyor. Demek bu yüzdenmiş.

Kasap – Nerden biliyoruz, bence o militansa bile saklanmak için çok yanlış bir yer tercih etmiş, kesin gece biz uyurken geldi, saklanacak daha iyi bir yeri olmadığından, belki öncesinde vurulmuştur, buraya sığınmak zorunda kalmıştır.

Öteki – Fikrim yok.

Kasap – Merdivenlerde kimse kalmadı, sen ne görüyorsun?

Öteki – Aşağısı çok kalabalık.

Kasap – Açsana.

(Pencere açılır ve dış ses içeri girer: canlı yayında haberi anlatan spikerlerin sesleri birbirine karışmış şekilde duyulur.)

Spiker 1 – Dün gece…

Spiker 2 – 22:30 saatlerinde..

Spiker 3 – Kimliği belir-

Spiker 1 – Bir kişi…

Spiker 3 – Polisle girdiği çatışmada…

Spiker 2 – Karşıdan karşıya geçerken…

Spiker 4 – Sayın seyirciler…

Spiker 3 – Biri ağır iki kişi yaralandı…

Spiker 2 – Telefonuna yaşananları kaydeden…

Spiker 1 – Ortalığı kan gölüne çevirdi…

Spiker 4 – Olayın nasıl meydana geldiği bilinememekte…

Spiker 3 – -manda ölü…

Spiker 2 – 35 yaşında…

Spiker 1 – Halkın olayla ilgili…

Spiker 4 – Açıklama…

Spiker 2 – Herkes…

Spiker 3 – İçin…

Spiker 1 – Güçlere…

Spiker 4 – Boyun eğme-

(Pencere kapanır)

Kasap – Duydun mu?

Öteki – Neyi?

Kasap – Ben hiçbir şey duymadım.

Öteki – Gürültü.

Kasap – Ne olmuş, kim kimi öldürmüş.

Öteki – Çatışma çıkmış sanırım.

Kasap – Ünlü değil miymiş?

Öteki – Hayır, sanmam.

Kasap – Demek gece buraya sığınmış, hiç duymamışız. Artık deliksiz uyku uyumamak gerekir, baksana hiç güvende değiliz.

Öteki – Kapanı ne zaman alacaksın?

Kasap – Sandalyenden vazgeçtiğinde.

Öteki – Senin de sandalyen var, çok meraklıysan önce kendininkini ver.

Kasap – O zaman ara sıra sandalyene otururum.

Öteki – Kesinlikle olmaz. Bu benim dünyadaki biricik zevkim, hayatta vermem.

Kasap – O zaman, unut.

Öteki – Öyle olsun, gün gelip fareler kapıya dadandığında pişman olursan, sırf sandalyemde gözün olduğu için sandalyeni satmadığını hatırlatırım sana iş işten geçmezse tabii.

Kasap – Demek bu sadece benim suçum olacak öyle mi?

Öteki – Evet öyle. Unuttun mu sen kaybettin.

Kasap – Sana inanamıyorum, bu herhangi bir şey değil biliyorsun, bu senin nasıl dayanılmaz, çekilmez biri olduğunun ispatı. Ben taşralıyım, farelerle de yaşarım bir şekilde, onlarla yaşamakta zorlanacak olan sensin sen düşün.

Öteki – Baş etmekmiş, nasıl baş edeceğini sanıyorsun acaba. Ya kendimizi korumak için tuzaklar kurarız ya da onlar gelmeden kendimizi hazırlarız… İntihara.

Kasap– Neye?

Öteki – İntihara

Kasap – Yok, benim üzerime vazife değil.

Öteki – Beni yalnız mı bırakacaksın?

Kasap – Neden böylesin?

Öteki – Ne varmış halimde?

Kasap – Hayatta değilsin.

Öteki – Senin kadar.

Kasap – Nasıl anlatsam anlarsın tam bilemiyorum.

Öteki – Bir kere dene istersen, becerebilecek misin?

Kasap – Kendimi ifade edemediğimi düşünmeni istemem. O yüzden aç kulaklarını da iyice dinle. Bizim buradan acil olarak gitmemiz gerekiyor.

Öteki – O konuyu sakın açma.

Kasap – Sen bilirsin, ama fazla zamanımız kalmadı bunu bilmelisin.

Öteki – Hiç değilse evimdeyim. Bir evin olduğu zaman ne demek istediğimi anlayacaksın.

Kasap – Burada güvende misin?

Öteki – Dışarısı kadar.

Kasap – Hani evin daha güvenliydi.

Öteki – Sokağa göre daha güvenli.

Kasap – Söyler misin bana, şu boktan hayatını kusursuzmuş gibi neden savunup duruyorsun

Öteki – Tanrı belki senden daha insaflıdır.

Kasap – Kimbilir.

Öteki – Sadece bir kişinin çıkıp, inanıyorum diye haykırması yeterli.

Kasap – Görünmez değiliz.

Öteki – Biliyor musun şimdi rahatladım işte. En azından birisi şu dünyada beni duyuyor ve bana yardım etmeye çalışıyor.

Kasap – Pek yardım almış gibi görünmüyorsun.

Öteki – Bu da beni ben yapan güç işte, taştan su çıkaramam belki ama deveye hendek atlatabilirim.

Kasap – Ne için? Kim için, söylesene?

Öteki – Kendim için, biraz da senin için.

Kasap – Benim için gerçekten bir şey yapmak istiyor musun?

Öteki – Tüm kalbimle.

Kasap – İstediğimi dileyebilir miyim?

Öteki – Elbette, fakat yapamayacağım bir şeyse, yapamam.

Kasap – Bunu daha sonra istemek isteyebilir miyim?

Öteki – İstediğin zaman.

Kasap – Şu kalabalığa bak, biraz önce birbirleriyle yarışıyorlardı, işleri bitince arkalarına bakmadan çekip gittiler, inan bana bu apartmanı çoktan unuttular.

Öteki – Kimdi ölen?

Kasap – Bilmiyorum.

Öteki – Ne saçma, apartmana biri giriyor ve ölüyor sonra alıp götürüyorlar ve bizim ondan haberimiz yok, ya sen olsaydın, gerçekten üzülürdüm.

Kasap – Ben de üzülürdüm

Öteki – Sen?

Kasap – Ölü olmak üzücü olmalı.

Öteki – Nereden biliyoruz hiç ölmedik daha.

Kasap – Belki de ölüyüzdür, yaşadığımızı ispat edemiyoruz. Bu apartman bir mezarlığa döndü. Azrail kolayı buldu, ölümü buradan organize ediyor, önce insanları bir şekilde tuzağına çekiyor ve pat! Mortingen şıtrayze!

Öteki – Sanmam. Eğer, onun yerinde ben olsaydım işimi sanata dökerdim.

Kasap – İşim öldürmek olsaydı bir kaygım olmazdı. Ne sanatı!

Öteki – Düşünsene, bir görevin var ve canlılar üzerinde ayrım yapmadan onların ruhlarını alıp yaşamlarına son veriyorsun, sırf görevlendirildiğin için sırf layık olmak istediğin için işini daha iyi yaparsın anlıyor musun? Ve inan bana o işini iyi yapıyor, onun adını hiç unutmuyoruz baksana, tüm dillerde aynı anlama geliyor.

Kasap – Ben soyut şeyler düşünmek istemiyorum. Şu an tek düşüncem şu kahrolası yerden, şu bataklıktan bir an önce kurtulmak.

Öteki – Paramızın kalmadığını söylemiştin. Buradan gidemeyiz, unutalım bunu.

Kasap – Hiç denemedik, ne kadar para gerekli olur ki bize, dışarıda da yaşarız.

Öteki – Hiç sanmıyorum. Kabul etmelisin, başımızda şu dört duvar olmasın iki gün dayanamayız.

Kasap – İki günmüş. İki gün. Ben sana yaşamaktan söz ediyorum.

Öteki – Az önce de ölü olabileceğimizden söz ediyordun, tutarsızlığını bana saldırarak örtbas etmeye çalışıyorsun.

Kasap – Düşünüyorum, bazen ayırt edemiyorum haklısın.

Öteki – Ben de senden bir şey istiyorum

Kasap – Hayır, yine mi?

Öteki – Son kez.

(Öteki ve Kasap ferforje sandalyelere otururlar ve sallanmaya başlarlar)

Kasap – Haberin yok mu? Mektubuna el koymuşlar.

Öteki – Hassiktir, neden?

Kasap – Komutanın kalemini kullanmış.

Öteki – Ciddi misin? Nasıl anlamışlar?

Kasap – Mektubu açmışlar, okumuşlar. Sonra çağırıp sormuşlar, bunu neyle yazdın diye.

Öteki – O ne demiş?

Kasap – Kalemle

Öteki – Görüyor musun, basit bir kalem yüzünden.

Kasap – Yok, öyle değil tam olarak. Sormuşlar hangi kalemle yazdın, bize kalemi göster demişler.

Öteki – Sonra ne olmuş?

Kasap – Eğer kendisine izin verirlerse kalemi gidip getireceğini söylemiş.

Öteki – Makul bir çeviklik, doğru hamle.

Kasap – İzin vermişler.

Öteki – Zaman kazanıyor kendine, iyi bir yalan zaman alabilir ama imkânsız değildir. Aniden, düpedüz yalana başvurmak gerektiğinde ya kıvrak bir zekâya ya da zamana ihtiyaç duyarsın. Çok yerinde davranmış.

Kasap – Yerinde mi! Adam, doğruca komutanın odasına gitmiş.

Öteki – İşte dürüstlük! En doğrusu. Sonuçta onun kalemini kullanmış, ayak takımıyla değil doğruca büyük başla halletmek istiyor meselesini, tam bir dava adamı.

Kasap – Salakça bir hareket, daha doğrusu gerizekalılık

Öteki – Sana fikrini sormadım.

Kasap – İki saattir lafımı kesip bitirmeme müsaade etmiyorsun.

Öteki – Mektubu ilk kez okuyorum dolayısıyla yaşıyorum.

Kasap – Ne olmuş yani?

Öteki – Senin nerden baksan beşinci okuyuşundur.

Kasap – İzlendiğimi bilmiyordum.

Öteki – Devam etsene sonra ne olmuş?

Kasap – Nerde kalmıştık?

Öteki – Tam bir dava adamı demiştim.

Kasap – Ben de tam bir gerizekalı demiştim. Çünkü bu gerizekalı paldür küldür komutanın odasına giriyor ve kalemi alıp çıkıyor, komutanın içerde olup olmadığından haberi yok.

Öteki – İçerde miymiş?

Kasap – Evet, çişini ediyormuş, belki de başka şeyler, kim bilir

Öteki – Gözü karadır, aklına koymasın yeter ki. Herkesi şaşkına çevirmiştir.

Kasap – Küçük dillerini yutmuşlar teker teker.

Öteki – Ne olmuş sonra?

Kasap – Sürülmüş.

Öteki – Bu kaçıncı?

Kasap – Üç

Öteki – Kalemi almışlar mı peki?

Kasap – Paşa hediye etmiş..

Öteki – Babalık yapmış desene?

Kasap – Şefkatli bir babanın yapmayacağı kadar. İnsan evladının onurunu kıracak onu aşağılayacak denli küfürler savurur mu hiç mümkün mü bu, önce öpüp okşayıp, uyardıktan sonra, çekip kulağından ağzını burnunu kırdıktan, pencereden aşağı attıktan sonra revire gönderecekken öfkesini yenemeyip diskoya, karanlığın içine atmışlar, küçücük kutu gibi bir yere, iki büklüm o halde saatlerce, ölmemesi bir mucizeymiş.

Öteki – Çok canı yanmış mı?

Kasap – Yazmamış.

Öteki – Pencereden atmasalarmış. Sen nasıl öğrendin bunları?

Kasap – Mektuptan.

Öteki – Hangi mektuptan?

Kasap – Geçen gün gelen.

Öteki – Geçen gün mü? Yakalatmış demedin mi az önce?

Kasap – O başka. Şu ayakkabılığın üzerinde duran zarfı hiç mi merak etmedin?

Öteki – Eski mektuplarından biri diye düşünmüştüm..

Kasap – Eski mektup zaten.

Öteki – Ne diyor başka anlatsana.

Kasap – Neden sen okumuyorsun?

Öteki – Kendime gelmeden gözlerim görmüyor, seçemiyorum yazıları, puslu görüyorum. Sonradan azar azar açılıyor.

Kasap – Hareket etmelisin biraz, bu gidişin hiç iyi değil.

Öteki – Nereye sürmüşler?

Kasap – Sınıra.

Öteki – Bir kalem yüzünden öyle mi, basit bir kalem yüzünden.

Kasap – Yok öyle değil tam olarak. Bu komutanı sevmemiş birkaç konuşmasını sevmemiş, bunu özellikle belirtiyor. Kendisine eziyet edilince de bir ihbar mektubu yazıyor .

Öteki – Ne yazıyor?

Kasap – Dava adamı ya olaya el atmak istemiş. Savcılık kurumuna ne kadar yolsuzluk, alavere-dalavere varsa, hepsini yazmış, yetinmemiş bir de komutanlarını darbe yanlısı oldukları hakkında zan altına bırakmış, darbeye nasıl hazırlandıklarını yazmış. Mühimmatın belli noktalara gömüldüğünü ve bu silahlarla operasyonlar yapıp ülkeyi karıştırmaya hazırlandıklarını yazmış, örnek alınacak adam.

Öteki – Adamın dolmakalemiyle yazmış bunları değil mi? İyi miymiş şimdi?

Kasap – Hiçbir şeyim yok diyor, iyiymiş, merak etmeyecekmişsin. Dolmakalemi yürütmeye çok çalışmış ama başaramamış, sana göndermek istiyormuş.

Öteki – Çok düşünceli.

Kasap – Bildiğin zır deli.

Öteki – Az bile yapmış.

Kasap – İyi yapmamış. Onu yargılıyor değilim, zor koşullar olduğunu tahmin edebiliyorum. Ama böyle dik kafalılıkla rahat edemez.

Öteki – Morali nasılmış?

Kasap – Umurunda değil sanırım, cezaevine de atsalar kaçacağını söylüyor, kafasına koymuş.

Öteki – Tutarlı adam işte. İnatçı. Özgür.

Kasap – Sana katılmıyorum.

Öteki – Bazıları sessiz kalamaz, haksızlık gördüklerinde. Sen bu kadar dert niye yanıyorsun? Çünkü hiçbir şey yapmıyorsun ve sadece çene çalıyorsun. O bizim gibi kafasını kuma gömmedi hiçbir zaman. Bizim gibi yaşamın tehlikesiz ve kendi halinde devam ettiği evrende sıkışıp kalmadı, mağaraları tercih etmedi. Öne atılıp tüm kudretiyle itiraz etti. Sonunu bile bile, kimseden yardım beklemeden. O, öyleydi işte. Onu her zaman alkışlarım ben ve hiç unutmak istemem. Unutulmayı hak etmezler onun gibiler çünkü. Unutulmayı hak eden biziz, anlıyor musun?

Kasap – Çok cesaretlendirmişsin. Senden güç almış, kışkırtmışsın onu.

Öteki – Varlığım yeterli onun için anlıyor musun, bir şey yapmama gerek yok.

Kasap – Biraz daha makul olabilirmiş en azından böyle bir mektubu yazmasına gerek yokmuş

Öteki – O, planını yapmış, kaçacakmış, kaçtı. Giderken zarar vermek istemiş hepsi bu.

Kasap – O zaman neden askere gitti? Askerlik öğrenmek için mi?

Öteki – Belki de o işe de yaramıştır, bir gün evden çıktı ve geri dönmedi, bir yerde çevrilmiş eve gelmeden soluğu askerde aldı, aslında okumak istiyordu, olmadı.

Kasap – Anladım, canını yakanların canını yaktı.

Öteki – İntikam için değil, kimseye kin tutan biri değildir.

Kasap – Keşke ayrı kalmasaydınız.

Öteki – Acıma sakın, acınacak durumda değiliz.

Kasap – Ona benim de bir vefa borcum var

Öteki – Hiç öyleymiş gibi davranmıyorsun ama

Kasap – Yüzüme vurmak zorunda mısın? O, şu yaptığını yapmazdı.

Öteki – Öyleyse neden ona hakaret edip durdun?

Kasap – Senin için canlandırmak istedim, eğer bu tip tepkiler verirsem, daha yoğun yaşayacağını düşündüm, başardım da.

Öteki – Yani benim için mi?

Kasap – Şu dünyadaki tek dostum için.

Öteki – Şanslıyım öyleyse

Kasap – Her şeye rağmen, hayatta olduğumuz için.

Öteki – Eee, kapan ne olacak?

Kasap – Sandalyeden vazgeçtim, ne de olsa bana ait değil.

Öteki – O senin, yanlış anlama, vermek zorunda değilsin.

Kasap – Biliyorum, ama başka çaremiz yok.

Öteki – Haklısın.

Kasap – Şu an ortalık çok karıştı, en iyisi yarın gideyim.

Öteki – Bugünün tadını çıkar.

(Sandalyede sallanırken uykuya dalarlar.)

IV.

( Birkaç saat sonra)

Kasap – Hadi kalk artık. Şu tarihe tanık olmalısın. Sonunda insanlar bir arada

(Kasap pencerenin yanındadır, pencereyi açar ve dış ses içeri büyük bir mitingin uğultusu ve sesiyle girer, sanki büyük bir operasyon başlamış gibidir. Kasap sokağı izlemektedir, Öteki sandalyede uyuklamaktadır. Pencereyi kapanmaya yakın ses iyice azalır ve pencerenin kapanmasıyla kesilir.)

Öteki – Ne oluyor yine avazın çıktığı kadar bağırıyorsun? Ne bu gürültü?

Kasap – Buraya gel çabuk. Bu büyük anı kaçırma.

Öteki – Ne oluyor?

Kasap – Buraya gelip gözlerinle görmelisin olanları. Görüyor musun?

Öteki – Çıldırmış mı bunlar.

Kasap – Savaş demek bu, isyan.

Öteki – Cinayet

Kasap – Onların arasına katılmalıyız.

Öteki – Ne için peki, ezilmek için mi?

Kasap – Hesabını sormak için.

Öteki – Kime hesap soracağız?

Kasap – Her şeye, herkese. Öncelikle üzerimize çöken bu karabasana.

Öteki – Şu insanları görüyorsun değil mi, o karabasanı onlar yarattı. Önce kendilerini hesaba çeksinler. Onların yanında yer alamayız bu onları desteklediğimizi gösterir. Kesinlikle istemiyorum.

Kasap – Ben istiyorum.

Öteki – Çocuk olsan yine bilirsin bu adamlar asker. Hiç kimse bana cinayetleri, işkenceleri haklı gösterme imasında bile bulunamaz. Hiçbir şekilde, anlıyor musun?

Kasap – Neden böyle zavallıymışım gibi bakıyorsun? Sadece sen mi muhalifsin?

Öteki – Ben bir şey değilim fakat o sokaktakiler de değil. Onların derdi bu değil, şu kalabalığa iyi bak, eksik görüyorsun

Kasap – Nedir görmem gereken?

Öteki – Kan istiyorlar, iyi bak onlara. İdeallerin için kan dökebilecek misin?

Kasap – Ahlaktan daha önemli şeylerin olduğu günleri tarihçiler hatırlayacaktır bir gün, ama o gün bugün değil.

Öteki – Neymiş ahlaktan daha önemli şeyler?

Kasap – Hayatta kalmanın yasaları. Aç bak. Ahlak adına rastlayabilecek misin herhangi bir yerinde o kitabın. Ahlakmış.

Öteki – Böyle konuşmamalısın.

Kasap – Sen değil miydin kahramanlar nerde kaldı diyen. Al işte dışarıda o kahramanlar. Geçmişte neye inandıkları neyi destekledikleri umurumda değil. Bugün düşmanımız aynı, devirmek için beraber olmalıyız.

Öteki – Ya sonra?

Kasap – Sonrası daha güzel bir dünya. Huzur.

Öteki – Defettiklerinden daha kötü olmayacakları ne malum? Kanı kanla yıkayamazsın.

Kasap – Benim için önemli değil. Bugünü düşünmeliyiz.

Öteki – Devrimler bugün için yapılmaz.

Kasap – O da buradadır belki kim bilir.

Öteki – O mu, sanmam. Benden farksız düşünmez o.

Kasap – Dünya değişti artık. Bilmiyorsun neler olup bittiğini. Yaşayıp yaşamadığını da bilmiyoruz, belki de bu isyanın lideridir.

Öteki – Tatlı sularda yaşamak için doğan bir balık açık denizde yaşayamaz.

Kasap – Biz mi tatlı su balığıyız?

Öteki – O olacak değil ya.

Kasap – Ben kararımı verdim. Onlara katılacağım. Evde öleceğime dövüşerek ölürüm. Belki kahraman olurum kim bilir.

Öteki – Bu hiç tanımadığın insanların arasına karışmamalısın. Ezilirsin, yaşayamazsın.

Kasap – En azından şansımı denerim. Belki bir gün O’na duyduğun saygıyı bana da duyarsın.

Öteki – Gitmeni istemiyorum. Gidersen ölürüm, tek yaşayamam.

Kasap – Denemeliyim. Bir kere olsun bir şey yapmak istiyorum. Neye mal olursa olsun.

Öteki – Benim hayatımı da tehlikeye atıyorsun. Ölümümün sorumluluğunu taşıyabilecek misin?

Kasap – Kazanırsak, evet. Önemli olan senin benim hayatım değil önemli olan kazanmak, başarmak. Hayatımın hiç önemi yok artık. Senin içinde üzgünüm. Elimden bir şey gelmiyor. Anlıyor musun, belki her şey iyi olabilir, denemeliyim.

Öteki – Sen bir millete mensup değilsin, olmaya çalışmamalısın da, ne çabuk unuttun başına gelenleri?

Kasap – Evet, değilim, unutmadım da. Fakat artık bu yaşananlar yaşanmamalı, bitmeli anlıyor musun, bitmeli.

Öteki – Biraz sakinleş, acele karar verme.

Kasap – Bu zamana kadar hep yanındaydım, ama artık kendi başının çaresine bakmalısın.

Öteki – Demek gideceksin?

Kasap – Evet, kararımı verdim, aslında uzun zamandır düşünüyordum, senin de benimle gelmeni isterdim ama sen inatçısındır, gelmem dediysen gelmezsin.

Öteki – Benim yerim burası, senin ki de öyle.

Kasap – Bir yerim yok, sadece daha huzurlu bir yerde yaşamak istiyorum o kadar. Belki her şey düzelince hayatlarımız da farklı olur ha.

Öteki – Zannetmiyorum, şu kapıdan çıktıktan sonra her şey daha kötüye gidecektir. Ve sen olmazsan ben yaşayamam, bunu biliyorum.

Kasap – Böyle ayrılmak istemiyorum.

Öteki – Ne istiyorsun?

Kasap – Kardeşin olmak istiyorum.

Öteki – Sen gidince ilk işim seni hemen unutmak olacak, hatırımda tutmak için çabalasam da nafile, sen olmasan ben O’nu bile hatırlayamazdım biliyorsun.

Kasap – Sen güçlüsün, ben dönene kadar bekle şüphelerinde ne kadar haksız olduğunu ispatlayarak döneceğim. İnan bana, bir kez olsun inan. Artık burada duramam anlıyor musun? Geleceğim söz veriyorum döneceğim.

Öteki – Sen insanların dünyasına ait değilsin, burada benimle kalmalısın ve beklemelisin, dediğin gibi eğer O, değişmişse ve bu kalabalığın içindeyse buraya evine gelecektir, o geldiğinde kurtulmuş olacağız. Beklemelisin. En iyi yapacağımız şey bu. Beni yalnız bırakma, hayattan vazgeçme, hem kendini hem beni düşün, gidersen ölürüz.

Kasap – O, burada değildir diyordun hani. Anlasana, çaresiz kaldığımız için gitmek zorundayım, sadece bizi düşünüyorum. Ya başarırsam, denemek zorundayım. Diyelim ki gitmedim ve O da gelmedi, zaten fazla şansımız yok biliyorsun. Şu rutubet öldürecek bizi sonunda, yosunlara dayanamayız, duvarlara yaklaşılmıyor, bu pis koku beynimizi zehirledi.

Öteki – Dışarıda seni bekleyen tek bir şey var, yapma.

Kasap – Gidiyorum.

Öteki – Bu şekilde mi, öylece, çekip kapıyı çıkacak mısın?

Kasap – Vazgeçmeyeceğim.

Öteki – O zaman bahtın açık olsun.

Kasap – Geri döneceğim.

Öteki – Dur! Buraya gel ve şu insanlara iyi bak, kim bu insanlar, ayırt edilmiyorlar bile. Ya nefret ettiğin düşmanlarının ta kendileriyse o zaman ne olacak. Elinde bayrak tutanın insafından sana sığınırım.

Kasap – Bayrak mı?

Öteki – Evet. Bu bir devrim değil, bu bir darbe.

Kasap – Darbe mi? Nereden anladın?

Öteki – Bu insanlar sivil değil, onlar bir ordu, arkasına sivilleri almış ve iktidarı devirip hesaplaşmak isteyen bir ordu.

Kasap – Ordu mu?

Öteki – Üzgünüm. İnsanların dünyasına akıl sır erdiremezsin onlara güvenemezsin.

Kasap – Darbeye katılamam.

Öteki – Sonunda mutabık kalabildik, çok şükür.

Kasap – Neden ama?

Öteki – Hayal kırıklığına uğradığını biliyorum, ama güçlü olmalısın. Maalesef, her şey başa dönüp duruyor, güzellik vaadiyle gönlünü çelen daha sonra kalbini söküp uzaklaşıyor.

Kasap – Tıpkı rüyandaki gibi

Öteki – Belki de, rüyamın bana anlatmak istediği buydu.

Kasap – Ya şimdi ne yapacağız?

Öteki – Akşama sabaha darbe olacak demektir, erzak almamız gerekir hem de bir an önce.

Kasap – Ya kapan?

Öteki – Onu ben yapacağım, senin satman gereken iki sandalye var.

Kasap – Sandalyenden vazgeçiyorsun öyle mi?

Öteki – Yiyecek bir şeyler almalıyız, yoksa dayanamayız.

Kasap – Zamanımız da yok demene göre, hemen çıkmalıyım.

Öteki – Kendine dikkat etmelisin, kalabalığa sakın yaklaşma, mümkünse onlara görünme bile.

Kasap – Dikkatli olurum.

Öteki – Çabuk ol, bugün kısa sürebilir.

Kasap – Daha önce bir darbe gördün mü? Ben hiç görmedim

Öteki – Görmeni istemezdim.

Kasap – Korkmalı mıyım?

Öteki – Tedbirli olmalıyız. Bizim bizden başka dostumuz yok, bir arada kalabildiğimiz sürece güçlü olacağız. Bunun da üstesinden geleceğiz.

Kasap – Dışarı çıkmaya korkuyorum.

Öteki – Hep korkuyordun.

Kasap – Evet.

Öteki – Seninle gelmemi ister misin?

Kasap – Hayır, tek başıma üstesinden gelebilirim, hem o kadar laf ettikten sonra. Öyleyse şimdi bir şey isteyeceğim senden?

Öteki – Elbette.

Kasap – Bana O’ymuşum gibi sarılır mısın?

Öteki – Hayır

Kasap – Anlıyorum.

Öteki – Sana O gibi sarılamam, ama dostum Kasap gibi sarılabilirim

Kasap – Öteki

Öteki – Dikkatli ol olur mu

Kasap – Biliyor musun, olağanüstü güçlere sahip olmayı istedim şimdi.

Öteki – Daha fazlasına sahipsin.

Kasap – Keşke emin olabilseydim

(Kasap toplanıp çıkmaya çalışır, çıkmak çok zordur, sanki zıt kutuplar gibi geriye sağa sola itiliyordur. Uzun bir süre başaramaz. Buradaki zıt kutup itmesi abartılmamış ve estetik olmalıdır, sonra zor da olsa çıkmayı başarır. Kapıdan çıkınca kapıyı kapatır ve kapıya yaslanır kalır sanki kapıya mıhlanmış gibidir. Kapıya yaslandığı gibi Öteki’nin ışığı söner, Kasap’ın ışığı yanar, aynı zamanda dış seste farelerin sesi ve Kasap’ın hızlı hızlı nefes alış verişi duyulur. Öteki’nin de ışığı yanar. Öteki içeride penceren dışarı bakmaktadır. Kasap ve Öteki’nin tedirginliği bir süre görünür, sonra sahnenin kararmasıyla Kasap bir anda gözden kaybolur.)

V.

Öteki – (Sahnenin genel ışıkları tamamen açıktır. Yosunlaşmış duvar görünür, bu bize zamanda ilerlediğimiz hissini vermelidir. Bu bölüm Öteki’nin düşüşünü gösterir, sanki Kasap gideli çok olmuş gibi olmalıdır. Öteki’nin her bölümde zayıf görünmesini sağlayacak şekilde üzerindekileri çıkarması gerekir. Bu makyajla yapılmalıdır. Son bölümde, Kasap’ın gitmesiyle üzerinden son kıyafetini çıkarır, bedenine kemiklerini daha çelimsiz gösterecek bir makyaj yapılmıştır o haliyle görünür. Pencereye yürür, pencereyi açar ve dış ses içeri ses bombası, biber gazı şeklinde girer. Biber gazı kullanılmıştır. Öteki gazın etkisiyle, sersemler, yutkunmaya çalışır, gözlerinden yaş gelir ve pencereyi kapatamadan olduğu gibi yere yığılır, son bir hamleyle sandalyesine tutunup çıkmaya çalışır ve sandalyeyle beraber devrilip düşer. Sahne kararır ve kapı gürültüyle vurulmaya başlar, ama gelen kimdir görünmez.)

Son

Not: Bu metin oyunun 2012’deki ilk hali, bugün tekrar yazılıyor. Bir metin hiçbir zaman tamamlanmış sayılmamalıdır.

Ali Aydemir

EKSİLDİ YANIM

-eflatun nuri ‘ ye

yaprak gecelemeye indiğinde suya titrediğini duydum

seni isteyen bedenimin

ayartıyorum seni düşlerim

bahçemdeki gülün karda tomurcuklandığını görmeni istiyorum belki

unutmuşum, cihangir’ de yaya kalanın ben olduğunu öyle ya

gülüşü kaç kez değişti ayın

deniz

hırçın bir kadın gibi dövüyor beykoz’ u ve biriktiriyor unutuşları kıyılara

gözlerini hatırlatan dünlerimle indim rüzgarın omzundan yürüdüm, bulamadım seni

böyle düşlememiştim seni İstanbul

beni bağışla

aynı aşkla çaldım kapını yalnızdım

konamadım suyuna

Ali Aydemir

Tiz Cargah

Ömür Kılıçaslan’ın hatıralarıyla

Tutunun çocuklar, dirseklerimiz kayıyor
Annelerin gözyaşlarında arkadaşları olanlar bilirler
Bir gün akşam olmuyorsa, ay da dolduramıyordur boşluğu, sonunda ve hep sonunda
İyiler bizi terk eder, sonunda ve hep sonunda, yerçekimsiz bir şarkı…

Tiz cargahla havalanan o kuşlar nasıl konuşursa, susarak
Duyarız ya. Ağlamazdan gelmeye en hariç şeydir bazen o, ulu,
Sessizlik. Tavan arasına çıkarken varılan Çin. Sanki bir fotoğrafta
Sesleniyor arkadaşlar arkadaşlar arkadaşlar ömür

İnsan ölüyor çok fazla yalnızlıkta, susmuyor kendine konuşmaları,
Sanki sağır olacağız da bir daha hiç annelerimizi duyamayacağız, sanki
Hatırlamaya çalışmıyor muyuz annelerimizi, arkadaşımız da annemizdir, hatırlanırsa
İnsan çok fazla ölmüyor aslında, bunlar rüyaysa, uyanamıyorsa ya da

Ali Aydemir

Biz Hayvanlarla Aynı Tarihi Paylaşıyoruz

biz hayvanlarla aynı tarihi paylaşıyoruz,
bir yere varmak neden uzun sürsün başka, aynı umutsuzluk,
aynı korku ve aynı korkunç geceler,
ihanetle suçlamaktan vazgeçtiğimiz her şey yani.

bilmezlikten gelmek seçenektir, kırk at tek nal
davun yılının habercisi kılıçların yere saçtığı kanlar
durma takip et, başarısız bir şiiri peşi sıra
hakkın hep senin, bizim orada yani aslında şurada,
pangaltı’da değil, küçükler için söylenmiş bir söz durur. göğe atılma.

durma takip et, suçla bir şeyleri. bir nehrin yatağına saldır,
üvey kalbini sök hançerinle, kol kaslarına güven, 
geçebilirsin bu nehrin ötesine öyle vaat ettin
fakat çalınabilirsin şarkı söylediğin için, haydutlar içinde bir haydut
sen şair olansın, takındığın pırlantalar arasında en gösterişlisi
mutsuz halinde bu işte senin. fısıltıyı bırak, daha yükselt sesini.

nehrin sarp yerleri karanlıktır, kaygan kayalıktır, aysız ve yıldızsızdır
deli çakallar insan boyunda zebanidir, kurtları düşürürler tuzaklarına
ve ordularıyla dolaşan domuzları
bu kara karada, seslerin ardışık halde sustuğu
ışıkların kendi içine kapandığı, yerin ve göğün gücendiği
sen durma seslen
bu alacakaranlıkta pur toprağa basan
ayaklarından başka, bir de bakışlarından, affedeceğin kimse yok.

affet kendini, bağışla ve kavak
ağaçlarına tutunma kırkını geçtikten sonra.

böyle geceler için silahın, tetikçilerin, mühimmatın ve baş parmağın
kibar, kentli aklın, vurdumduymaz tavrın, korkusuz bakışların
yalnızsın, durma çağır onları, duyduğun her çıtırtı ürpertiyor seni

böyle karanlık gecelerde duyduğu şeylere katılan halklar gibi
sende duymaktan korkarsın, koklamaktan korkarsın,
her şey hep yaklaşıyor gibidir ve her şey hareket halinde,
tehdit içerir hep ama hep uyanmak istersin. insanın uyanabileceği bir
uykusunun olması bir şey değil mi? Düşün,
bir uykun olsaydı kendini çimdikleyip dürtmez miydin?
kara kara’da akşam, nehir sandığın bir dere, ulak sandığın
baş parmağın, söktüğün kalbin ve sen bir cesetsin,
artık korkmayı bırak.

biz hayvanlarla aynı arabistan’ı ve coğrafyaları paylaşıyoruz,
aynı örümcek ağını aynı spirali, aynı doğal akortları,
aynı muhteşem armonileri ve aynı kuşkuyu paylaşıyoruz

söze nerede başlayacağını unuttuğundan beri peşine
düştüğün tarihçi, yalan konuşuyor
kimin nerede bileğini keseceğinden,
ve muhteşem evetinden sonra
tatsız ve neşesiz seni alkışlıyor

katırların ahını aldın sen
çocukların adını kullandın sen
öfkenle dilime küfrettin sen
meramını açık ettin sen
kervana hile sen, gafil sen
karanlıkta hicivken yolunu kaybeden sen

biz hayvanlarla aynı duyguyu paylaşıyoruz
aynı ferahfeza taksimini aynı saz semaiyi
aynı yere varmak uzun sürüyor bu yüzden
aynı anda adım atmak, ne fazla ne az
düşünüyorsak ihtimal arıyoruzdur
düşüyorsak kalkıyoruzdur,
doğumlar, ölümler
pişmanlıklar, sevinçler
aynı anlamın kelimeleri acelesi olmayan.

durup durup yürüyoruz
hayvanların arasında
insanlarla
yarın varacağımız o yere
seni çağırmıyoruz

Ali Aydemir