Şairin geleceği yok!

yaşamak istiyoruz, hayatta kalmak istemiyoruz!

Eduarda Galeano

Yaşam üzerine ne kadar kafa patlatılıyor olursa olsun, bir şey hiçbir zaman değişmiyor; insanların kendileriyle dolayısıyla da birbirleriyle sonlanmayan çatışma durumları. İşte bu Poetika’nın ana eksenini oluşturan; basit bir “haltlaşma”dan öteye gidilmediği konusunda Aristoteles’in haklılığını bir kez daha göz önüne seriyor. Şiir sanatı üzerine iki bin beş yüz yıl önce atılan bu düğüm, hükümranlığını insan ilişkilerinde ve şiir sanatı üzerinde sürdürüyor.  
Duyarlılığın toplumların ihtiyacı olduğu ve toplumların bunu yaratması gerektiği unutularak, hiç var olmamışçasına, tepeden bir duyarlılık lütuf etmek, söz konusu duyarlılığı hiçe saydığı gibi toplumun bireylerinin belleğindeki hassasiyeti de iğdiş ediyor. Bu duyarlılık kaybı idealize edilmeye çalışılan şiir duyarlılığını ve genel anlamda şiir sanatını da tekdüzeleştirmekten öteye gidemiyor.
Antik Yunan toplumundaki en belirgin düşünce; “Kendini Bil!”mekti. Sanat kendini bu yalın düşünceyle yoğurdu ve temellerini bu düşünceyle attı insan toplumuna. Oradan gelişti her şey, Shakespeare bu dünyadan beslendi, Nietzsche bu dünyaya ait olduğuna inandı; en yalına en basite gidilen yolu keşfetmekti amaçları. Hayatı büyük oynamaktansa küçük ve yalın takip etmek olduğuna inandılar. Dostoyevski tüm ruhunu bu düşünceyle sadeleştirdi, (anti)kahramanlarının büyüklüğü, derinliği ve üç boyutluluğu bu şekilde güç kazandı. Yalın olan gündelik hayatın içinde var olandı, karmaşık olmayanı sade olanı seçtiler. Aristoteles’e göre Katharsis neyse Ingmar Bergman’a Şarlo’ya göre de oydu. Sanatın ve şiirin sadece Atinalı olduğu anlamına da gelmez bu söylediklerim. Tam tersi sanatın evrensel değerlerinin etki alanına bakıldığında bile saygı duyulası bir durum göze çarpar.  Sanat bir ifade biçimidir ve her bakımdan özgürdür. 
Sanatın kimilerince siyasetin tekeline alınmış olması, sanat üzerinde kurulmaya çalışılan tahakkümle şiirin sloganlaşıp afişe bir dil kazanması, ezilenlerin sözüymüş gibi ifade bulması şiir sanatını tekdüzelikle birlikte çıkmaza sürükledi. Bu, bilinçli bir şekilde şiirin gerçek doğasını anlamamakta direnen “toplumcu gerçekçi” şairlerin politik dertlerinin bir hırçınlığıydı. Şiirin, savaş ve yıkım günlerinde, yani toplumsal duyarlılıkların arttığı dönemlerde hatırlanması, ister istemez kamuoyunda şiirsizliğe ve şiirin öldüğüne dair yakıştırmalara bile mahal verdi. Tüm bu nedenler bu kadar ortadayken, sessizce bu işten nemalananlar, böbürlenerek şiirin önüne geçip, bana göre boyunlarındaki boyunduruk olan şu mührü taşımaya başladılar: Şair (!) 

Türkiye bu kafa karışıklığına yıllarını verdi. Şimdi toplumcu gerçekçi şiir ve politik şiir kavramları, aralıkları uzayan tartışmalarda ve ara sıra hatırlanan gündem başlıkları arasında yer alıyor. İki isim bile sadece boş bir kâğıda yazılsa o boş kâğıt şiir değeri taşıyordu. Aslında “toplumcu gerçekçi şiir” ve “politik şiir”, şimdinin “deneysel şiir” adını taşıyan deney ürünlerinden başka bir şey değildir. Burada “toplumcu şiir” “politik şiir” şimdinin “deneysel şiiridir” demiyorum, “toplumcu şiir” “politik şiir” gibi “deneysel şiir” de avangardın bir parçasıdır, diyorum. Çünkü avangard çağıyla ortaya çıktılar ve avangard hâlâ devam etmekte ve şairler de denemeye.. 

Peter Bürger’in İletişim Yayınlarından Ali Artun sunum yazısıyla çıkan Avangard Kuramı kitabı “Avangardın Son Oyunu” başlıklı yazısıyla başlarken, avangard bitti mi devam ediyor mu tartışmalarına da önemli bir bakış getirir: “ İkinci Dünya Savaşı’yla yiten avangard ruhu 1968 sıralarında yeniden canlanır… …avangardın ‘hayatın ele geçirilmesi’ stratejisini benimseyen Sitüasyonist Enternasyonel, gündelik hayatı, imgelemin ve yaratıcılığın hüküm sürdüğü bir oyuna, kenti de bir oyun parkına dönüştürecek bir devrim peşindedir. 1968’lerin karşı kültüründe ve sokakları süsleyen karşı-estetiğinde sadece sitüasyonistlerin değil, ayrıca Rus fütüristlerinin, kısacası avangardın en isyankâr bütün temsilcilerinin hayalleri de derin izler bırakmıştır.” Ken Knabb’ın  ‘Sitüasyonizm Toplumu’[1]makalesine göre “kendisiyle karşı karşıya olan otonomsuzluktan en az otonoma dönüşümü zorlayarak, Sitüasyonist Enternasyonel, devrimcilik eğitimini bildiğini göstermiştir” otonomla ilgili bir cümleye özellikle değinmek istedim, daha sonra tekrar bahsedeceğim. “Bürger’in kuramında avangard, sanatın kurumlaşmaya karşı bir saldırısıdır. Özerkleşmenin terk edilerek, sanatın yeniden hayata sindirilmesi mücadelesidir. Sorun, ‘gerçek dünyaya müdahale edilmesi.. hayatın devrimcileştirilmesidir; yoksa estetik haz nesneleri olmaya mahkûm formlar yaratmak değil.’ Bu tutum, 1848 öncesinin avangard ruhundan köklü olarak farklıdır. Çünkü sanatı hayatla ilişkilendirirken, geçerli siyasal-ahlâki tasavvurlar doğrultusunda bir angajmanı kabul etmez. Ütopyaların öngördüğü, toplumsal ilerlemenin öncülüğü gibi bir rolü üstlenmez. Sorun, sanatın toplumsal faydası (realizm) veya bunun reddedilmesi (estetizm); sanatın angaje veya özerk olması değil, sanatın ta kendisidir. Onun toplumsal işleyişi, kavrayışıdır: Kurumudur. Avangardın hedefi bizzat içinde var olduğu sanat kurumunu yok etmektir. Çünkü sanatı hayata yasaklayan, bu kurumdur. Sanat ancak kendi kurumuna tutsaklığından özgürleşerek hayatı ele geçirebilir. Avangard şimdi bu devrimi siyasetin yedeğinde değil, siyasete rağmen, ya da, kendini siyasallaştırarak geçekleştirmeyi denemektedir.[2]

“Avangard Kuramı, çevresinde son derecede üretken bir tartışmayı alevlendirir. Bu tartışmalar çerçevesinde Bürger, avangardın ömrünü sınırlaması ve sonraki ‘postmodernist’ uyarlamalarını görmezden gelmesiyle eleştirilir. Bürger hâlâ süren bu eleştirilere değinirken, avangardın başarısızlığına ve yenilenemeyeceğine ilişkin inancını tartışmaz. Ama avangardın tam da başarısız olması sayesinde, bu başarısızlığın içinden bir yerden, etkisini sürdürdüğünü belirtir: Başarı, başarısızlıktadır.”[3]

“Bürger 1997 Documenta kataloğuna yazdığı yazıda gene yukarıdaki “karşıtlık mantığı”na ümit bağlar: “Modernizm Beckett’le anlamlılık iddiasını protesto ediyordu. Ama anlamın reddinin, bütün olarak toplumun ilkesi haline geldiği bir yerde, bayağılığı aşabilen herhangi bir anlam izi, bir direniş gösterisi olabilir.” 

Küçük Amerika olma hayali peşinde koşmayacak ve çuvaldızı elimize alacaksak önce bir durup düşünelim. İkinci Dünya Savaşı’na katılmamış olmak özgür bir ülke olduğumuz anlamına gelmez, aksine bir savaşa dahil olmamak, savaşın içerisinde kendini tarifleyen sanat hareketlerinden de uzak kalmamıza neden olmuştur, sonrasında darbelerle beraber, ekonomik ve sosyal hayatımız gelişimini bir türlü tamamlayamamıştır. Her şeyi geriden çok geriden takip etmek ve çok sonra tecrübe etmek, bir ülkenin gelişimini somut olarak gözler önüne serer. Bu bakımdan da avangard devam ediyor, diyerek, günün sanatsal çeşitliliğinin de altını çizmiş oluyorum. Ama önce mayıs ayının sonuyla beraber başlayan ve içerisinde yukarıda sözünü ettiğim otonom bölge kurmaya kadar giden Gezi Park Direnişi, hem ülkemizdeki ezberi bozması açısından hem de aslında tüm dünyada bir şekilde isyana dönüşen küçük burjuva- burjuva, işçi sınıfı isyanları ve getto ayaklanmalarına entegre olması açısından son derece önemlidir. Avangard bir başarısızlık olarak her ne kadar aykırılığı sıradanlaştırsa da tüm dünyada ortak ama farklı taleplerle direnişe geçilmesiyle tekrar hayata dönmenin hesabını yapmaktadır. İçinde taşıdığı “direniş” düşüncesinin yaygınlaştıkça hayatı ve sanatı nasıl dönüştüreceği başta kapitalizmi ve onun yöneticilerini tehdit ederken, bir başarısızlıktan nasıl bir başarı çıkaracağı konusunda da tecrübesine güvenmektedir. Gezi Park Direnişinde öne çıkan ritüelist görüntüler, bu ülkede avangardın yaşadığını en iyi şekilde gözler önüne sermiştir. “Direniş,” Türkiye, Arap Baharı adıyla anılan Ortadoğu ülkeleri, Yunanistan, Fransa, Brezilya, Arjantin gibi ülkeleri çoğaltır ve hayatımıza dahil olduğu alanları genişletirse yani yaygınlığını sürdürürse avangardın başarısızlığı başarıya, başarısızlığı tecrübeye dönüşecek ve böylece bir kez daha sınanacaktır. Bu konu üzerine yazılan yazıların çoğalması biz aslında ne yapıyoruz? Sorusunun sorulması, sanata olumlu katkı sağlayacağı gibi özelde şiirin de önünü açacak ve karışıklık belki de bir çözüme kavuşacaktır.[4]
Edebiyatımızda süregelen tartışmalarda benim garipsediğim; toplumcu gerçekçi şiir yazdığına inananlarla politik şiir yazdığına herkesi inandırmaya çalışanların oksimoron tartışması. Eksen aynı. Bir müzakere masasında iki temsili şair, masanın üzerinde bir tabanca, biri diğerine neden ateşleyemediğini soruyor, diğeriyse içerden yeni çıktığını (hâlâ!) söylüyor. Oysa ikisi de tabanca tutmamış daha, işte aralarındaki kavga da buradan kaynaklanıyor, aslında hiç tanımadıkları bu tabancayı ateşlemeyi kimin cesaret edip kimin edemeyeceğinden. Bu kadar basit, içinde şiir olmayan daha çok politik ayrılıkları ifade eden tartışma. Ama tartışma işte.
Türkiye’nin şiir haritasını kim çıkarmaya cesaret edebilir? Şehirli insanları mı varoşlarından bihaber olan (?) Terminallerde hala martılara simit attığını yazanlar mı (?) Trenlere el sallayanlar (?) Cezaevinde sigara kâğıtlarına şiirler yazanlar (?) Kendini tekrar edenler mi yoksa kırk yıldır falan (?) Kim açık yüreklilikle söyleyebilir, şimdiye kadar yazdıklarının şiir olmadığını! “Edebiyat kirlendi (!)” diyenler her Allahın ayı aynı anda birkaç dergide nasıl şiir yayımlayabiliyorlar! Hep şaşırmışımdır; bu kadar kirlilik söz konusuyken en azından geri çekilme cesareti doğru değil midir, hem adama demezler mi; “Bak en çok senin şiirlerin yayımlanmış bu ay, o zaman bu kirlilikten en çok sen sorumlusun” elbette, ben bunu derim.
Bir çoğumuzun bildiği fakat çoğunluğun görmezden geldiği ya da büyüsüne, heyecanına kapılarak es geçtiği ve birden karşına çıkınca işte bu “devrimin ayak sesi” dir dediği Gezi Parkı Direnişi, başlangıcından bugüne kadar farklı yorumlarla yazılmaya devam ediyor. Böylesi toplumsal heyecan yaratan olaylar dizisine şiirin ilgisiz kalmasını elbette kimse beklemiyordu. Bugüne kadar şiire ayırdığı zamandan fazlasını siyasete ayıran, hep bir dirsek mesafesi yakınında bulunduran, siyaseti yaşamına entegre etmiş şairler, apar topar Gezi’yi şiire dahil etme yarışına girdiler. Varlık dergisinin Temmuz ve Ağustos sayılarında yer alan şiirlerde görüleceği gibi tam bir acelecilikle yazıp, şiirlerini gezi şiirleri mottosuyla dolaşıma soktular ya da Tarık Günersel gibi Pen Temsilciliğini kullanarak Gezi Park’ta boy boy fotoğraflar çektirip uluslararası şair-yazar örgütlerine göndererek ne kadar muhalif (!) olduklarını duyurma çalıştılar. Geçer not aldılar mı bilinmez, benim kanaat notum sıfır olmuştur.
Gezi Parkı Direnişi ile ilgili özel sayılar hazırlayan edebiyat dergileri sayesinde, hemen hemen herkes düşüncesini paylaşacak mecraları buldu.  Bu çeşitlilik yıllar sonra iyi analizlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır kuşkusuz. Bugün geziden öncesi ve sonrası diye ayrım yapanların aceleciğinin tersine, olgunlaşmış düşünceler olarak karşımıza çıkacaktır. Yani bugünün aceleci şairlerine yanıt gelecekten gelecektir.
Gezi parkına katılan genç insanlar hangi şiirlere hangi şairlere sahip çıktı? Bu konu hakkında Natama’nın dördüncü sayısında Enis Akın bir tabloyla gezi parkta dolaşımda olan şairlerin altını çizdi. Turgut Uyar açık ara öndeydi arkasından Ece Ayhan, Cemal Süreya, Edip Cansever, İlhan Berk izledi onu ve sonra Nazım Hikmet, Arkadaş Z. Özger, Cahit Zarifoğlu, Hasan Hüseyin, Nilgün Marmara ve Ergin Günçe. Yaşadıkları dönemde değerli bulunmayan hatta hiç yokmuşlar gibi davranılan, incitilen şairleri yine daha düne kadar kimsenin ciddiye almadığı gençler hatırladı, sahip çıktı onlara. Demek ki şiir okunuyormuş! Ama ne yazık yine göremediler, hiç değilse artık yalnız değiller. Bu listede hepi topu sadece yaşayan iki şair vardı; biri Gülten Akın, diğeri İsmet Özel. İsmet Özel’in şu an içinde bulunduğu düşünce karmaşasına hiç aldırmadan, kendilerine yakın hissettikleri ilk döneminden dizeleriyle anımsadılar onu. Belki bu onların Özel’e verdikleri yanıt oldu, hep İsmet Özel konuşacak değildi ya, unutulmamak en azından bir şairi mutlu etmeye yetse gerek. Enis Akın’ın yazısında beni heyecanlandıran bir tespit var ki bu tespit; Gezi üzerine yazılan yazılar arasında belki de en önemli yere sahip. Gezi protestoları sırasında dolaşıma giren, hatırlanan şiir üzerine şu yorumu yapıyor, hatırlatmakta yarar var: “Yoksa elbette duvarlara yazılan şiir de yeni değil, siyaset de. Şiirle siyasetin ilişkisinin tartışılması da hiç yeni değil. Ama Gezi, yaşamla şiirin bağlantısının altını yeniden çizerken 70’lerdeki “toplumcu gerçekçi”, “politik olunmadan şair olunmaz”, diyen şairlerden alıntılarla doldurdu duvarları (!). Ama bir dakika, doldurmadı! Hatta tam tersine duvarlar çoğunlukla o “toplumcu” şairlerin “gerici”, “bireyci”, “apolitik” diye karaladığı şairlerin şiirleriyle doluydu. Şu slogan yıllardan beri “şiir satmıyor” diye yakınan yayınevlerine verilmiş ve verilebilecek bütün yanıtları içeriyordu: Şiirsiz devrim olmaz! Şiir okuyuN! (Yazılışına dokunmadan.)” 
Bu hiç kuşkusuz daha ne kadar temsilcisi olduğu bilinemeyen toplumcu gerçekçilerin sonu ya da sonun başlangıcıdır. Yani yeni bir başlangıçtır. Her tecrübe, her deneyim, kendi dönem ve koşullarında nasıl var oluyor, ifadeye bürünüyorsa, bugün var olan ifade de şiire öyle dahil olacaktır. Saçmalamaktan sınırsızca zevk alan insanların mizahtan çok daha fazlasını katacağına inanan biri olarak, şairin geleceğinin olmadığını söyleyebilirim. 

Şairler artık şairlik taslayamazlar.
Şiir mi yazılmaya devam edecek… Herkesi üzen talihsizlikleri duyurmaya, şiddeti belgelemeye, devletlerin öfkesini, terörünü ayyuka çıkarmaya, halkların mücadelesine destek vermeye, onların yanında olmaya, bazen sıkılmaya, bir evin içinde oturmaya, sokağa çıkmaya, dünyanın neden döndüğünü bilmeyen bir sivrisinekle alay etmeye devam edecektir şiir. Bazen ısırmaya. Yani yaşamaya devam edecek. 
Saçma olanı sevmeyebilirsiniz ama saçma avangardtır.
Ali Aydemir

Yayınlayan

sineklerinistahi

1981 yılında İstanbul'da doğdum.İlk orta öğrenimimi Giresun’da tamamladıktan sonra önce Niğde Üniversitesi’nde Turizm Meslek Yüksek Okulunu bitirdim.Şu an Uludağ Ünversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Bilim Dalını bitirdim. Şiirlerim, Natama, Duvar, Sözcükler, Öteki-siz, Mühür, Şiiri Özlüyorum, Amanos Yazıları, Üç Nokta gibi dergilerde yayımlandı. İlk kitabım Ölü Kayalar Mezarlığı' nı 2011 yılında yayınlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s